Demir Karahan

Ohh!..

30 Ağustos 2009
DÜN Tarım Bakanı Sayın Mehdi Eker’le at ve atçılık üzerine yaptığım uzun sohbeti gelecek yazıma bırakıyorum. Atçılığa gönül veren on binlerce insanımızı yakından ilgilendiren ve onlara derin bir “oh” çektirecek çok önemli açıklamaları birinci ağızdan duymak doğrusu beni çok heyecanlandırdı. Umarım duyunca sizin de hoşunuza gidecektir.
Sayın Bakan’ın kısaca geçiştirilemeyecek kadar önemli yaklaşım ve tesbitleri doğru okunduğunda birçok soru işareti ile ilgili kaygının, yerini yeni umutlara bırakacağından eminim. Peki umut yeter mi?.. Yeter mi, yetmez mi, ona siz karar vereceksiniz. Bana sorarsanız, turnusol kağıdının renk değiştirmeye başlaması son derece önemlidir.
Şimdilik Yaşar Kemal’in yaşama sevinci ile dolu ünlü saptaması ile yetinmek istiyorum..
“İnsanoğlu umutsuzluktan umut yaratandır...”
Bence at, atçılık ve at yarışçılığı emin ellerdedir. Siz de elinizi taşın altına sokmaya çalışın ki mevcut sorunları hep birlikte aşalım.. Unutmayalım, para kaybeden çok şey kaybeder, ama umudunu kaybeden HERŞEYİNİ kaybeder.
Cenneti gördüm...
Geçen hafta TİGEM’in Karacabey işletmelerini ziyaret ettim. Başta TİGEM Genel Müdürü Sayın Mehmet Halis Bilden ve işletme müdürü sayın Ahmet Çıra olmak üzere tüm yöneticileri ve seyisinden veterinerine tüm emekçileri yürekten kutluyorum. Gidin görün, bana hak vereceksiniz. Ülkeyi daha çok sevecek, bu eşsiz vatanın yeşili bol bir cennet köşesinde uzak geleceğe daha sıcak bakacaksınız.
Herkese açık. Gidin ve uşsuz bucaksız tavlalarda yüzlerce değerli safkan arabın tozu dumana katarak dörtnala oynaşını seyretmenin keyfini yaşayın.
87.000 dekar, uçsuz bucaksız bir yeryüzü cenneti Karacabey İşletmesi.. İçinde arap atlarımızın ünlü ataları BABA KURUŞ ve BABA SA’AD’ın türbeleri var! Sadece at yok Karacabey’de. Orada çağdaş tarımın tüm uygulamalarını gururla seyredebilirsiniz.
Dedim ya, görmek gerek. Hatta Karacabey’de şenlikler yapmak gerek.
Banknote
GEÇTİĞİMİZ günlerde İngiltere Kraliçesi’nin yarışçılık menejeri Sir Michael Oswald, Türkiye Jokey Kulübü Başkanlığı’na gönderdiği bir yazıda, Majesteleri Kraliçe’nin Banknote isimli atını Türk yetiştiricilerine, aygır olarak kullanmaları umuduyla, hediye etmek istediğini bildirdi..
Her ne kadar adı geçen safkanın kan hattı ve performansı incelenmeye değerse de, ben şahsen sayın Kraliçe’nin bu nazik jestini çok önemsediğimi belirtmeliyim. Dilim döndüğünce, sık sık anlatmaya çalışıyorum, at önemlidir. Çok önemlidir. Tarih açısından önemlidir, geleneklerimiz adına önemlidir, doğanın eşsiz yaratıklarından biri olarak önemlidir. Bir de kuşkusuz, ülkemizin uluslararası tanıtımına sağlayabileceği katkılar bakımından.
At Türk’ün kanadıdır.
Yazının Devamını Oku

Bilmece

23 Ağustos 2009
AŞAĞIDAKİ fotoğrafa gözünüzü ayırmadan bir süre bakın. Ne görüyorsunuz?.  Bir sayın Bakan, yılların eskitemediği (daha doğrusu eskittiği!) uluslararası ünlü bir sinema starı, Türkiye Jokey Kulübü Başkanı ve insanlar...
Başka?..
O kadar..
Bilemediniz!..
Tarım Bakanı sayın Mehdi Eker’i ve TJK Başkanı sayın Behçet Homurlu’yu bildiniz. Omar Sherif’i de kuşkusuz. Ancak... /images/100/0x0/55ea7a24f018fbb8f88280a3
Gelin hep birlikte bu fotoğrafın ilk bakışta göze görünmeyen çok önemli bir başka boyutunu görmeye çalışalım.
Deauville’den sevgilerle
Kısa bir süre önce Fransa’nın Deauville kentinde 1200 metre çim pistte, Türkiye Jokey Kulübü Kupası yarışı koşuldu. Yarışı, dünyaca ünlü atçı ve yetiştirici Şeyh Al-Maktoum’un Zanzibar isimli safkanı kazandı. Kazanan atın ilgililerine 80 bin Euro ikramiyeli yarışın kupasını Tarım Bakanı Sayın Mehdi Eker verdi.  Dr. Jivago ve Lawrence of Arabia gibi süper Hollywood filmlerinin unutulmaz yıldızı Omar Sherif’in safkanı yarışı ancak üçüncülükle bitirebildi. Etkinliğe Dünya Yarış Otoritesi Başkanı sayın Louis Romanet de katıldı.
Sıcak temas
Bu vesile ile bir araya gelen dünya atçılığının ünlü isimleri organizasyonun sahibi Türk ekibiyle çok samimi bir ilişki kurdu. Sağlanan sıcak temas sonucu, yukarda isimlerini saydığımız birçok önemli atçı ülkemize davet edildi.
Büyük bir kısmı 2-3 Eylül tarihlerinde İstanbul Veliefendi Hipodromu’nda düzenlenecek ULUSLARARASI YARIŞ FESTİVALİ’ne (International Racing Festival) katılacak.
Festivalde, birincilik ikramiyeleri 100 bin ile 600 bin dolar arasında değişen 6 yarış izleyeceğiz. İstanbul Koşusu, Anadolu Koşusu, IFAHR Koşusu, Topkapı Koşusu, Boğaziçi Koşusu ve Malazgirt Koşusu.
Bu muhteşem seyirlik ve organizasyona yabancı atçılar ve atların yanısıra uluslararası çapta başarılı ünlü jokeyler de iştirak edecek.
Ülke tanıtımına büyük katkı
Böylece devlete tek kuruş maliyet yüklemeden ülke tanıtımına ve turizmine inanılmaz boyutta bir katkı sağlanmış olacaktır. Üstelik bu katkı küçümsenemeyecek kadar önemli bir katkıdır.
Atçılık böylesine ciddi bir iştir. Ülke ekonomisine sağladığı sayısız  faydanın yanısıra çağdaş uygarlıklar seviyesine giden yolda önemli bir tanıtım vesilesidir.
Tarım Bakanı’nın ağzından
“Böyle bir davette TJK’nın bulunup yer alması Türk Yarışçılığı ve ülkemizin reklamı için büyük bir başarıdır. Az önce Fransız Televizyonu ülkemizde geçtiğimiz yıl eylül ayında yapılan ve her yıl tekrarlanan Enternasyonal Yarış Haftası’nı gösterdi. Büyük bir mutluluk ve onur duyduk. Ülkemiz ve TJK adına düzenlenen koşuda Şeyh Al-Maktoum ve Omar Sherif gibi önemli kişilerin atlarının koşması da ülke tanıtımı ve atçılığımız için önemli bir olaydır...”
Atçılar, sayın Başbakan’dan seslerine bir kulak vermesini diliyor ve istiyor! Yüksek vergi ve kesintiler bu büyük camianın canını çok acıtıyor...
Yazının Devamını Oku

İngiltere-Türkiye

17 Ağustos 2009
YUKARIDAKİ başlık size bir milli maçı çağrıştırabilir..

Oysa bu yazıda, bu iki ülkenin bir başka ata sporunun, yarış atçılığının son resmi verilerini birbiriyle karşılaştırmaya çalışacağım..  Ülkelerin konu ile ilgili 2008 yılı istatistik bilgileri önümüzdeki ekim ayı başında yapılacak Paris Konferansı sonrasında açıklanacağından, şimdilik 2007 verileri ile yetineceğiz..

Neden İngiltere?..

İngiltere’yi, hem dilimizde kullandığımız “İngiliz Atı” tabirinin isim babası, hem de yarış atçılığının en gelişmiş ülkelerinden biri olduğu için örnek aldım..

Kısaca rakamlar..

Üzerinde güneşin batmadığı ülke olarak bilinen Büyük Britanya’da mevcut aygır sayısı 352, kısrak sayısı 11.091 dir. Ülkemizde ise toplam aygır 702 (310’u Arap), kısrak 5 bin 529 dur (2 bin 170’i Arap).

İngiltere’de 2007 yılında doğan tay sayısı 5 bin 839, Türkiye’de 2 bin 760’tır (1.170’i Arap). İngiltere’deki 59 tesise karşılık, ülkemizde 7 ilde hipodrom mevcuttur.. (Kısa bir süre içinde açılacak Diyarbakır Hipodromu ile sayı 8’e yükselecek). Bir yılda yapılan yarış İngiltere’de 8 bin 877 iken, Türkiye’de 3 bin 526’dır. Koşan at sayısı bizde 4 bin 414, İngiltere’de 19 bin 629.. Toplam start, İngiltere’de 93 bin 719, ülkemizde 37 bin 773..

Buraya kadar aktardığım sayısal veriler iki ülke arasında “uçurum” büyüklüğünde bir farkın bulunmadığını göstermektedir.. Fark daha çok işin niteliğindedir.. Her hafta tekrarladığım gibi, vergi ve kesintilerde yapılacağını umduğum iyileştirmelerin de katkısıyla bu mesafe zaman içinde kapatılabilecek ölçüdedir.. Ancak...  

Uçurum..

Yazının Devamını Oku

Uzak diyarlarda

11 Ağustos 2009
BİR süredir İngiliz atının anavatanı İngiltere’deyim. Buradaki atçılığa ve at yarışçılığına daha yakın bir gözlükle bakmaya çalışıyorum. Baktıkça görüyorum ki, Türkiye’de de işi bu seviyelere taşımak, çıtayı biraz daha yükseltmek o kadar da zor değil. Sevgili Şeref Gedik’in haklı sözleri geliyor aklıma, “Amerika’yı yeniden keşfetmek gerekmiyor.” Her konuda olduğu gibi, disipline, sağlıklı akla ve biraz daha fazla devlet desteğine ihtiyacımız var, hepsi bu. Yoksa, alabildiğine büyük yemyeşil alanlar, dünya ölçeğinde değerli kan hatlarının en önemli temsilcisi aygırlar ve kısraklar bizde de var. Tesislerimiz buradakilerin çoğu ile rahatlıkla boy ölçüşebilecek nitelikte. Atı sevmek derseniz, bu konuda da kimse elimize su dökemez.
Demek ki sadece “sevmek” yetmiyor...
Ünlü düşünür Erich Fromm’un “Sevme Sanatı” isimli kitabı şöyle başlar, “...sevmek bir sanat mıdır? Sanatsa bilgi ve çaba gerektirir.”
Bizde sevmek de çoğu kez arabesk ölçüler içindedir. Damdan düşer gibi severiz ve kendimizi akıntıya kaptırır gideriz. Düşünmeden, öğrenmeden, uğraşmadan, emeksiz. Olmuyor işte o zaman. Birşeyler eksik kalıyor.
Sevgi üzerine
Üzerinde güneşin hiç batmadığı Birleşik Krallıklar’da da olsanız, söze “at”la başlayınca bir anda SEVGİ’ye ulaşıyorsunuz ister istemez. Ata nasıl olsa geri döneceğiz, iyisi mi laf açılmışken sevgiden bahsedelim biraz.
Dörtnala sevmek..
“Dörtnala” dilimizde çoklukla sürati, yoğunluğu tasvir etmek için kullanılır. Bu yüzden, “sevmek” kelimesinin başına ne kadar çok yakışacağı tartışmasızdır.
İnsanı sevmek...
İnsanı dörtnala sevmek gerek. Barış içinde, bir arada yaşamanın ilk ve en önemli koşulu budur. İnsanı sevmek aynı zamanda ona duyulması gereken saygının bir sonucudur. Sevgisiz bir toplumda hiçbir şeyin yolunda gitmeyeceği kuşkusuzdur. Sevgi yoksa mutluluk da yoktur.
Doğayı sevmek...
Doğa olmasa, insan da olmaz. İnsan olmasa, sevgi de olmaz. Öyleyse doğayı var gücümüzle sevmek ve titizlikle korumak zorundayız. Zehirlediğimiz havanın, kirlettiğimiz denizin, yaktığımız ormanın faturasını birgün çocuklarımızın ödeyeceğini unutmayalım..
Tanrıyı sevmek...
Bilim adamları, ilk canlı saydığımız tek hücrelinin dahi bir tesadüfün sonucu olarak oluşamayacağını kanıtlamış bulunuyor. Einstein’ın dediği gibi, “Uyum içindeki bu muazzam düzeni yaratan tanrıya evet.” Tanrıya ondan korkarak değil onu dörtnala severek inanmalıyız.
Ve atlar...
Bana göre tanrının insana sunduğu en güzel armağanlardan biri. Onları korumalı ve kollamalıyız.
Sadece kuru bir sevginin hiçbir zaman yeterli olmayacağı gerçeğinden hareketle, uzmanları konuyu akılcı bir biçimde tartışmalı ve gerekli destek ve iyileştirme bir an önce gerçekleştirilmelidir.
Vergi ve kesintilerin biraz düşürülmesi... Sektörün heyecanla beklediği müjde budur.
Yazının Devamını Oku

Atı alan Üsküdar'ı geçmeden...

2 Ağustos 2009
HANİ çocukken, “...evvel zaman içinde kalbur saman içinde...” diye başlayan masallar vardı ya... İşte onlardan birinde, Bolu Bey’ine başkaldıran Köroğlu’nun çalınan yağız atı anlatılır.. Köroğlu üzüntüden kahrolur.. Dere tepe düz gider, altı ay bir güz gider, arar, tarar ve nihayet günlerden bir gün atını İstanbul’da bir at pazarında bulur. Satıcısına atı alacağını ama önce binip denemek istedigini söyler. At Köroğlu’nu hemen tanır ve üstüne binen sahibini bir anda rüzgar gibi uzaklara götürür..
Satıcı pazarda telaş içinde koşuştururken yolunu yaşlı bir bilge keser ve, “Boşuna uğraşma, atı alan Üsküdar’ı geçti!..” der.
“Atı alan Üsküdar’ı geçti...”nin halk arasındaki öyküsü budur.
Günümüzde “iş işten geçti..” anlamında kullanılan bu atasözünden çıkarılacak çok ders vardır.

DOĞRU ZAMAN...

Bir işi yapılması gereken zamanda yapmazsak, bir tedbiri alınması gereken anda almazsak ya da bir siperi kazılması gereken günde kazmazsak, o zaman büyük bir olasılıkla iş işten geçmiş olur..
Ağaçlar kış mevsiminin sonuna doğru budanır. Baharla birlikte, sürgünlere su yürüdükten sonra budanan ağaçtan hayır gelmez. Hele bir de yaz gelmişse, artık çok geçtir.. Otomobilde kemerler mutlaka bağlanmalıdır.. Kaza olduktan sonra artık yapacak birşey yoktur.. Sigarayı bırakmak için kanser olmayı beklemek gerekmez.. Conkbayırı’ndaki siperler zamanında kazılmasa, Çanakkale savaşının akibeti ne olurdu acaba?..
Özetle, yaşamın her alanında yapılması gerekenler atı alan Üsküdar’ı geçmeden yapılmalıdır..

YÜKSEK VERGİ...

Bir süredir bu köşede atçılık ve at yarışçılığı için devletin alması gereken tedbirlerin ve yapması gereken bazı iyileştirmelerin gereğinden söz ediyorum. Bunların en önemlisi kuşku yok ki, yarış gelirlerine uygulanan vergi ve kesintilerin düşürülmesidir.
Dünyanın hiçbir gelişmiş ülkesinde görülmeyen yükseklikteki bu kesinti ve vergi oranları bir an önce makul seviyelere çekilmelidir.. Genel anlamda birçok vergi oranının bizden daha yüksek olduğu bu ülkelerde at yarışından alınan verginin bizden çok daha düşük olmasının bir nedeni yok mudur acaba?.. İngiltere, ABD, Fransa, Almanya, Avustralya, Kanada ve Japonya gibi hem kendisi, hem de atçılığı gelişmiş birçok ülkede oranın bizden çok daha düşük seviyede olmasının nedenlerini incelemek hiç de zor değildir.. Bunun bir rastlantı olmadığı kuşkusuzdur.

SIRA NE ZAMAN GELECEK?..

Devletin belki de şimdilik pek ciddiye almadığı bu sektörün yılda yaklaşık 10 katrilyon lira katma değer yarattığı ve çoğu kırsal kesimden onbinlerce insanımıza istihdam sağladığı unutulmamalıdır.
Elbet bir gün sıra atçılığa ve at yarışçılığına da gelecektir.. Hiçbir iktidar sahibinin bindiği dalı bile bile kesmek isteyeceği düşünülemez.. Ama ne zaman?.. Yanıtı aranan soru budur..
Konu ile ilgili, gerekli iyileştirmeler zamanında yapılırsa bir anlam ifade edecektir. Fayda ancak bu taktirde söz konusu olabilir.
Ayrıca, yapılan hesaplama ve denemeler göstermektedir ki, uygulanacak iyileştirme devlete herhangi bir ek yük getirmeyecek, tam tersine vergi gelirlerini yükseltecektir.
Atı alanın Üsküdar’ı geçmesini beklemenin kimseye bir yararı olmayacağı tartışmasızdır.
Yazının Devamını Oku

At gözlüğü

26 Temmuz 2009
BU sabah yarış yerinde gözlüklü atları izledim... Atçıların “kapalı gözlük” dediği, halk arasında “at gözlüğü” diye bilinen maskeye benzer bir başlık... Camı da yok, çerçevesi de... Numaralısı yok, güneş için olanı yok... Aslına bakarsanız atları biraz da komik gösteriyor bu başlıklar!.. Baktıkça KU-KLUX-KLAN’ları hatırladım. Biliyorsunuz, ilk olarak Amerika’daki Kuzey-Güney savaşından sonra, beyaz ırkın üstünlüğü iddiasıyla ortaya çıkan bir örgüttü bu. Binlerce zenciyi katlettikten sonra, yıllar içinde hedeflerini genişleterek yahudi, katolik ve diğer yabancılara da saldırmışlardı. Tam kafatasçı bir çete yani... Üyeleri başlarına kukuleta denen sivri, tuhaf bir başlık takardı. Muhtemelen tanınmasınlar diye, ya da kimbilir, etrafa korku salmak için...
At gözlüğünden nerelere geldik... Doğrusunu isterseniz şık olmadı bu...
At gibi değerli bir varlıkla ilgili yazı yazarken konunun böyle vahşi ve insanlık dışı bir örgüte sapması yakışık almadı... Sizden özür dileyerek hemen değiştiriyorum yönümü!..Ne diyorduk, at gözlüğü... At gözlüğü neye yarar?..
Atların sağıyla-soluyla ilgilenmeyip işine bakmasına yarar. Tam gözlere isabet eden yerde etrafı bombeli bir perdeyle çevrili iki büyük delik bulunur. Önü açık, yanları kapalı yani. Böylece atın önünden başka bir tarafta olup biteni görmesi engellenmeye çalışılır.
“Sen hızlı koş... Senin işin bu... Bunun için bakıyorum sana... Gerisi seni ilgilendirmez!...”
Herbert Marcus’ün “Tek boyutlu insan”ında dediğini düşünüyorum bir yandan...
“İnsan ilişkileri günümüzde değiş tokuş edilen çıkar paketleri haline gelmiştir...”
Kendinizi kullandırmayın
Peki bu kapalı gözlüğü insanlar da kullanır mı? Evet kullanır... Kimisi kendi kullanır, kimisine de başkaları kullandırır... Kendi kullananlara diyeceğim yok. Her ne kadar bir cehalet göstergesi olsa da, sonuçta bir tercihtir, saygı duymak gerekir... Sözüm asıl başına başkaları tarafından at gözlüğü geçirilenleredir...
İnsanlık tarihi boyunca kendini kullandıranlar olmuştur ve olmaya devam edecektir. Ancak bu tehlikeli bir durumdur.
Kapalı gözlüğü ya da at gözlüğünü başınıza bir kez geçirdiler mi artık iş işten geçmiştir. Geri dönüş gerçekten de çok zordur.
Hürriyetiniz başkalarının elindedir sonrasında. Ondan sonra yalnızca önünüze bakmanız istenir sizden. Zaten isteseniz de artık etrafta olup bitenleri göremezsiniz.
Oysa insanoğlunun en değerli varlığı, en büyük hazinesi HÜRRİYETİDİR.  Düşünün bir, tarih boyunca bütün savaşlar HÜRRİYET için verilmemiş midir?..
Bir at gözlüğünden yola çıkarak buralara gelebiliyorsak eğer, atın ne kadar değerli bir varlık olduğu tartışmasızdır.
Boşuna söylenmemiştir “dünyanın saadeti atın sırtındadır” diye...
Umarım bundan böyle “at gözlüğü” dendiğinde HÜRRİYET’iniz gelir aklınıza. HÜRRİYET önemlidir..
Yazının Devamını Oku

At Murattır...

18 Temmuz 2009
AT demezem sana gardaşım derem... Gardaşımdan yig (ileri)... (Bamsı Beyrek - Dede Korkut destanından)<br><br>Yiğit yiğidin kardaşı, At yiğidin öz kardaşı... (Karacaoğlan)

At Türk’ün kanadıdır... (Kaşgarlı Mahmut. XI yy.)
Battal Gazi’nin AŞKAR’ı, Köroğlu’nun ALAPAÇA’sı, Hz.Ali’nin DÜLDÜL’ü olmasa onların kollarını kırık saymaz mıydınız?
BUKEPHALOS’u olmasa Büyük İskender’i Hindistan’a kim taşırdı? Kültigin’in ALP ŞALCI’sı olmasa Orhon Kitabeleri eksik kalmaz mıydı?
TRUVA ATI olmasa Homeros’un İlyada Destanı’nın tadı kalır mıydı?
Yunan mitolojisinin rüzgar kanatlı PEGASUS’u olmasa Zeus’a yıldırımları kim getirirdi?
Cengiz Han diyor’ki, “Bir çivi bir nalı, bir nal bir tırnağı, bir tırnak bir ayağı, bir ayak bir atı, bir at bir komutanı ve bir komutan bir vatanı kurtarır...”
Son olarak Genç Osman’ın adına yatır yaptırılan SİSLİ KIR isimli atının Topkapı Müzesi’ndeki mezar taşında yazanları birlikte okuyalım,

Yazının Devamını Oku

Veliefendi’de sabah

10 Temmuz 2009
SICAK, sımsıcak bir yaz sabahının ilk ışıkları safkanların sırtını yalayarak idman pistinin altın renkli kumuna karışıyor... Atlar, atlar, atlar ve umutlar...

Veliefendi Hipodromu yeni bir güne başlıyor... İsmail’in “Gölgeyele Kafe”sinde, atçı dostlarla sabah çayındayız... Önce sevgili Şeref anlatıyor... Şerafettin Gedik...
 “Bir amcam vardı” diye başlıyor söze, “küçük amcam MUCİT ALİ... Nerde bir makine görse aynısını yapmaya kalkardı. Yapardı da.. Ama hiçbiri aslı gibi mükemmel olmazdı bir türlü!.. Amerika’yı yeniden keşfetmek... Gerek yok kardeşim... Elin oğlu çoktan halletmiş işi... O ne yapmış bi bakarsın, sonra alıp kendine göre geliştirirsin... O kadar... Tılsım budur...”
Atçılığımızın çıtasını gelişmiş ülkelerle boy ölçüşebilecek seviyelere yükseltmenin formülünü böyle kuruyor Şeref... Herkes katılıyor.. Bence de doğru söylüyor... Ancak formülün, “aslı gibi mükemmel olmazdı bir türlü...” bölümüne takılmadan geçemiyorum doğrusu!.. Bir ara Şeref’le bu konuyu yeniden tartışmak istiyorum...
Lale Devri çocuklarıyız biz
NE de güzel söyler bu şarkıyı sevgili Faruk Tınaz... Bir de “Yunus Gibi”yi... Türk müziğinin dev yorumcusu Adanalı ünlü atçımız oldukça sinirli bu sabah Gölgeyele’de.. Geçen hafta yarış kazanan West of Queen isimli kısrağını yarıştan sonra tam 2.5 saat bekletmişler idrarını almak için. İdrar vermemiş at bir türlü... Kanını alıp bırakmışlar.. At perişan tabii... “Neden 2.5 saat?” diye soruyor öfkeyle... Sahi neden? Sana söz Faruk’çuğum, araştıracağım...

Kumar senin babandır...

UĞUR Alp Atan bomba gibi düşüyor masanın ortasına ansızın! At yarışını kumar diye görenlere veriyor veriştiriyor... “At yarışı kumarsa futbol ne o zaman kardeşim, iddaa ne? Hele hele Milli Piyango ne?” diyor... Haklı mı, haklı...Üzerinden pay alırken iyi, hamasete gelince “kumar”... Olmadı... Zor yatıştırıyoruz sevgili Uğur’u... Bir türlü yatıştıramıyoruz aslında!

Yazının Devamını Oku