Temuçin Tüzecan

Kızıl tepeler arasında şekilsiz bir nazar boncuğu

12 Temmuz 2008
Fırat’ı ve onu besleyen dereleri, ırmakları Hürriyet Hakkımızdır, Tren Özgürlüktür Treni’nin penceresinden yaklaşık 10 gündür izliyorum. Bazen pısırık, bazen kirli, bazen berrak, bazen küçücük ama hep telaşla Fırat’ın ana gövdesine karışıp, bir an önce güneye ulaşmak istiyorlar sanki. Tren bir ırmaktan diğerine, kıyı kıyı ilerliyor. Arada giderek serpilen Fırat’a rastlıyor, sonra tıkır tıkır yoluna devam ediyor. Nazım Hikmet’in dediği gibi aynı yorgun alışkanlıkla.

Birden yine sağ tarafta beliriyor. Deniz gibi rengi. Biraz sığ bir Ege koyu kıvamında. Deli deli akıyor. Suyunun iyice azaldığı, ortasındaki yepyeni adadan belli.

Fırat.

Keban Barajı’nın dizginlediği Fırat’ın güneye doğru akışı bu noktadan devam ediyor. Aşağıda başka barajlar da var.

Ama bu kez trende değil, daracık yolda ilerleyen bir otobüsteyiz. Çelik köprüden geçerken, Türkiye’nin başına bin siyasi dert açan, akıllıca kullanılması halinde bin yarar sağlayacak GAP’ın en önemli ayaklarından biri Keban Barajı’nın dolgu gövdesi sağ tarafta heyûla gibi yükseliyor.

Kızım Ütay’a "İstanbul’un elektriği buradan geliyor" diyorum; pek anlamadan bakıyor. Enerjisini bırakan Fırat, fırtınalı bir Ege renginde çağıldayarak altımızdan akıp geçiyor.

*

Ağır ağır çıkıyor otobüs. Dar ve dik yolda bayağı zorlanıyor; klimalar kapalı. Barajın tepesine gidiyoruz. Bir yanda, herhalde gövdeyi doldurmakta kullanılan binlerce otomobil büyüklüğünde kaya, bir yanda yavaş yavaş yaklaştığımız baraj gövdesi. Otobüs zorlanıyor.

Keban Barajı arkamızda kaldı. Tırmanıyoruz biraz daha ve birden olağanüstü bir manzara. Kızıl gezegen Mars’a dev bir deniz konmuş gibi. Keban baraj gölü masmavi, şekilsiz bir nazar boncuğu gibi yayılmış kıraç, kızıl tepeler arasında.

Hafif bir yel esiyor; serinletiyor. Elazığ Belediyesi’nden dostlar Keban’ın iklimi nasıl değiştirdiğini anlatıyor. Ege koylarını basan balık çiftlikleri burada da pıtrak gibi. Binlerce alabalık var göl kafeslerinde. Sırf iklimi değil, yemek alışkanlıklarını da değiştirmiş Keban Barajı; alabalık Elazığ mönülerine girmiş.

*

Bir trende deniz yazısı yazmak çok zor. Hele bizim tren gibi, kıraç topraklarda ağır ağır ilerliyorsa daha da zor. Bir de, güvenlik nedeniyle alçaktan uçan silahlı Süper Cobra helikopterlerin eşliğinde Muş’tan Tatvan’a, Türkiye’nin en büyük gölüne gidiliyorsa, yazıya yoğunlaşmak daha da güçleşiyor.

O nedenle, Muş - Tatvan arasından bugünlük bu kadar.

Ama önümüzdeki hafta Van Gölü olacak yazıda; ama nasıl olacak? Belki Van Gölü’nü puslu bir sabah, 15 yıl sonra ilk kez uzaktan nasıl gördüğüm ile başlarım yazıya.

Bakalım...

Samsun denizi nasıl keşfetti

Türkiye’yi denizle barıştırmak, yani denizden keyfi ya da ticari nedenlerle yararlananların sayısını artırmak, ülkeyi yönetenlerin en önemli hedefleri arasında yer almalı. Bazı şehirler hálá bunun farkında değil gibi görünüyor. Kimi şehirlerde ise bu çabanın üst düzey örneklerine rastlamak mümkün. Geçen hafta gittiğim Samsun işte bu şehirlerden biri.

Türkiye’de deniz kıyısındaki kentlerin kaderi, insanların sırtını denize dönmesidir genellikle. Rize’de örneğin; denize bakan evden çok, kör duvarı denize, manzarası dağa dönük binalar çoğunluktadır. İstanbul’da yıllardır yaşayıp da denizi görmeyenler var hálá.

Samsun Büyükşehir Belediye Başkanı Yusuf Ziya Yılmaz ile birlikte Hürriyet Treni’ni gezerken, şehri denizle nasıl barıştırmaya çalıştığını anlatıyor. "Gidin gözlerinizle görün" diyor ve ekliyor: "Samsun 1950’li yıllarda şehrin önüne liman yapılması ile sırtını denize dönmüş, deniz kenarında olmasına rağmen sahili olmayan Türkiye’nin tek şehriydi. Çirkin yapılaşmanın yanısıra, bir suç yuvası haline de gelmişti. Bunun da ötesinde liman dünyanın en büyük foseptiği olmuştu."

Sonra yapılanları anlatmaya başlıyor: "Sahildeki çirkin binaları kıyarak işe başladık 2001 yılında. Liman içini temizledik; 1200 gemi yükü çamur ve pislik çıktı. Kanalizasyon akışını durdurduk. 8 kilometre uzunluğunda 22 metre genişliğinde bir yürüyüş parkuru, bisiklet yolu, gezinti ve araç parkuru olan bir yol haline getirdik. Aynı bölgede, denizden hiç kopartmadan 92 dönümlük bir alanda paten pisti, konser alanı, hayvanat bahçesi ve Sevgi Gölü oluşturduk. Binlerce kişi bu kıyıda balık tutuyor, geziyor, eğleniyor artık."

Başkan Gar’dan ayrılırken ekliyor: "Bu arada şehrin tam önüne 3 tane 5 bin kişi kapasiteli plaj da yaptık. Su oyunları, vitamin barı, duş ve soyunma kabinleri, cankurtaran, su araçları ve spor alanları var içlerinde. İsteyen mayosunu giyip, 5 dakikada denize ulaşabiliyor artık. Bir de Batı Park alanında oluşturduğumuz iki göl arasında 700 metrelik bir kanal açıyoruz. Bu kanalda kano, kürek yarışları düzenleyeceğiz."

Ben de Doğan Haber Ajansı’ndan arkadaşlar ile kısa bir Samsun turuna çıkıyorum. Samsun’u doğudan gören bir tepenin üzerine çıkıyoruz. Alelacele Samsun pidelerini yerken, şehrin gerçekten de denizle barıştığı anlaşılıyor. Upuzun bir sahil şeridi ve denizle yüzyüze yüzlerce insan. İşte bir deniz şehri böyle olmalı.

Ama yine de eksikler yok değil. Samsun Büyükşehir Belediyesi Basın ve Halkla İlişkiler Müdürü Şenol Kocatepe heyecanlı. "Peki" diyorum, "Ya yelken?" Samsun’da bir yelken kulübü var. Başkanı Serhat Belli, Türkiye Yelken Federasyonu Yönetim Kurulu’nda aynı zamanda. Anlattıkları kadarıyla iyi bir kulüp binası var; temel yelken eğitim veriliyor. Peki belediye neden yelkenden pek söz etmiyor?

Kocatepe biraz mahcup; "Optimist eğitimi veriliyor" diyor ve duruyor. Samsun’da o güzel pazar günü deniz kıyısı dolu, deniz bomboş; liman açığında herhalde giriş sırası bekleyen demirli gemiler dışında hiç hareket yok denizde.

Yelkenin Samsun’a katacakları konusunu konuşuyoruz epeyce. Önerim şu: "Samsun’u olimpik yelkencilik dallarından birinde mükemmeliyet merkezi yapmak için harekete geçin. Tanıtım gücü en yüksek sporlardan biri yelken. Bu hedefi koyar, ciddi şekilde planlarsanız, Samsunlu sıkı yelkenciler yetişir. Samsun’da önce Karadeniz ülkeleri arasında bir yarış düzenlersiniz; sonrası gelir."

Şenol Kocatepe dinledikten sonra, "Düşünelim, iyi fikir" diyor. Gerçekten de Türkiye’de olimpik yelkencilik için harcanan çaba her kulübün, her şeyi yapmaya çalışması nedeniyle büyük başarı getirmiyor ülkeye. Türkiye, bu alanda hamurunu çok ince açıyor kısacası.

Samsun’dan ayrılırken, denizin farkına varmış bir deniz şehrinden uzaklaştığımı biliyorum. Önümüzdeki sene 19 Mayıs’da Hürriyet Hakkımızdır Treni’ni Samsun’dan başlatma kararının heyecanı ile Karadeniz kıyısını takip ederek, İstanbul’a doğru uçuyorum.

Artemis Transat’ı balinalar vurdu

12.6 metrelik teknelerle İngiltere’nin Plymouth Limanı’ndan kalkışla Amerika’da Boston’a yapılan tek kişilik yarış, büyük heyecana yol açtı. Bunun bir nedeni dünyanın önde gelen yelkencilerinin kıyasıya rekabeti ise diğeri balinaların göç yollarından geçen rotanın yol açtığı ciddi kazalardı.

Amerika ile Avrupa arasındaki ilk deniz köprüsü, Plymouth ve Boston limanları arasında kuruldu. Artemis Transat yarışının önemi bu tarihi rotayı izlemesinden de kaynaklanıyor.

Bu yılki yarışın galibi, Tilki lakaplı Loick Peyron oldu. Rota rekorunu 12 gün 11 saat ve 45 dakika ile kıran 49 yaşındaki Peyron, en güçlü rakibini de denizden kurtardı.

Bu yarış gerçekten çok zor bir güç ve kararlılık sınavı. Bilinen yelken zorluklarının dışında rotanın birçok hava sisteminin içinde geçmesi, fırtına ile sıfır rüzgar arasında neredeyse saatlik geçişler olmasına yol açıyor.

Bu yıl Kuzey Kutbu buzlarının güneye daha hızlı inmeleri nedeniyle biraz daha aşağı çekilen rota, tekneleri yazlık beslenme alanlarına giden balinaların göç yolları üzerine itti. Bunun sonucunda da bir buzdağı ya da görünmeyen bir buz parçası ile çarpışma tehlikesinin yerini balinalarla çarpışma riski aldı.

Daha önce hiç olmadığı kadar çok sayıda balina gören yarışmacılardan bazıları, balinalara çarpıp yarışı terk etmek zorunda kaldı. Bunlardan biri Michael Desjoyeaux, yarışın başlamasından 5 gün sonra, 16 Mayıs’ta "10 - 11 mil hız yapıyordum. Birden bir ses duydum. Sancaktaki kanat salmayı artık en fazla 1.5 metre çekebiliyorum" dedi ve yarıştan çekildi. Balinaların dışında planktonla beslenen ve deniz yüzeyinde dolaştıkları için Güneşlenen Köpekbalığı diye adlandırılan dev köpekbalıklarının yolları da teknelerle kesişti.

Yarış bitinceye kadar toplam 5 tekne, balina ya da köpekbalığı ile çarpışma sonucu yarışı terk etti; 2 tekne ise çarpışmaya rağmen yoluna devam etti.

Şimdi tartışılan yelkenciler ile balinaların dev okyanusu nasıl paylaşacakları. Nesilleri tükenme tehlikesi ile karşı karşıya bulunan balinaların daha fazla rahatsız edilmesi, çevreciler ile hızlı yelkencileri karşı karşıya getireceğe benziyor.
Yazının Devamını Oku

İçinden tren geçen deniz yazısı

5 Temmuz 2008
Kars’tan yola çıkınca ortalık derya deniz.<br><br>Yemyeşil bir deniz. Temmuz’un 1’i olmasına rağmen, göz alabildiğine uzanan hálá yemyeşil çayırlar.

Mera değil; çayır. Bomboş çünkü. Kars arkamızda kalırken, küçük köyler ve büyükbaş hayvan sürüleri birbirinden öylesine uzak ki, Kars sanki yeşil bir deniz ile çevrili gibi. Köyler, dağınık sürüler o yeşil denizin üzerindeki benekler; Gökova’da sert havada masmavi denizin üzerindeki kuzucuklar gibi, burada danacıklar.

Ama sayıları az; çok az. Milyonlarca hayvanın büyük ekonomik değer yaratabileceği ama bomboş bir ot denizinde ağır ağır gidiyoruz.

Hürriyet Hakkımızdır, Tren Özgürlüktür Treni’nin uzun macerasına henüz başlamış olmanın hafif tedirginliği, başlangıcın geride kalmasının keyfi ile birleşti. Aylardır süren planlamanın, ’kervan yolda düzülür’ atasözü ile harmanlanmasının yaratabileceği ilk gün risklerinin tamamı geride kaldığı için bayağı rahatım. Ve, gençliğinde Türkiye’nin doğusuna ve batısına 2 uzun tren yolculuğu yapmış olmanın sağladığı uzak bir alışkanlıkla, trenin temposunu biliyor gibi davranmaya çalışıyorum.

Gece de uzun, yol da.

Yazının Devamını Oku

Tembellik etmek istiyorum

28 Haziran 2008
Kelimelerin kökenleri, farklı dillerde ifadesini bulan kültürler ile ilgili hoş bilgiler verir. Aynı anlamı taşıyan kelimelerin farklı dillerdeki karşılıkları, insanların hayata bakışını yansıtan toplumsal - kültürel genlerin izlerini taşır. Meşguliyet deriz biz. İngilizler business derler; aslı busynessdir kelimenin. Anglosakson kültürü, meşguliyeti almış, neredeyse evrenselleşen bir şekilde iş anlamına dönüştürmüş.

Bizde meşguliyetin, ille de işe dönüşmesi gerekmez. ’Meşgulüm’ der geçersin.

*

Bu yaz işle çok meşgul olacağım ve o yüzden denizle ilişkim korkarım belli bir mesafeden bakmanın ya da düşlemenin ötesine pek geçemeyecek.

Hürriyet’in 60. kuruluş yıldönümü nedeniyle bütün Anadolu’yu dolaşacak olan Hürriyet Hakkımızdır Treni, yaz aylarının benim açımdan en önemli meşguliyeti, pardon işi. Bir gardan diğerine giderken, yalnızca denizi değil, esintisini, serinliğini de çok özleyeceğim kesin.

Ama geçen yıl da böyleydi, aynı özlem içindeydim, o zaman tren de yoktu. Neyle meşguldüm ki?

Anımsamıyorum bile. Neredeyse denize giremeden koskoca bir yaz geldi, geçti.

Anglosakson iş kültürünün esir aldığı hayatlarımızda, bizinesi neredeyse temel amaç haline getirdik. Öğütülen anlar, dakikalar, yıllar hep iş için.

Oysa deniz orada. Halki orada. Ben ise ekran başında size bu yazıyı yazıyorum. Olacak iş mi?

*

’Ne var ne yok’ diye sorana, ’Ne olsun; iş güç’ deriz. Demek ki, iş güçmüş Türkler için. Meşguliyet ille de işe dönüşmüyorsa dilimizde, işin güç olması da doğal.

Çalışmak her kültürde yüceltilen bir kavram aslında. ’İşleyen demir ışıldar’ örneğine her yerde rastlamak mümkün. Bireysel olarak da tembel kategorisine girmek istemez kimse; çalışkan olmak iyidir.

İyidir, iyidir de; nereye kadar kardeşim?

Ben denizle meşgul olmak istiyorum.

Ben ailece Halki’ye yelken basmak istiyorum.

Ben Göcek’te Halki’yi kıçtan kara yaptıktan sonra kafesten seçtiğim karavidaları yemek istiyorum.

Ben... Tembellik yapmak, sonu iş olmayan meşguliyetler içinde olmak istiyorum.

Ama zor... Gerçekten zor.
Yazının Devamını Oku

Bir haberim var Ankara padişah biz de onun kullarıyız

21 Haziran 2008
"Tanrı’nın yüzünü her dalgada, her bulutta, her günbatımında görüyorum. Kilisem teknem. Derin okyanus, dua etmeyi öğrendiğim tek yer. Denizde hep anı yaşıyorum. Havanın tuzlu tadı dudaklarımda. Yelkenin orsa yakasının, kumru kanadı gibi çırpınmasını duyuyor kulaklarım. Dalgaların yaşam nabzını hissederken, Wild Card denizi yarıp, gökyüzüne pırlantalar fırlatıyor. Harika..." Keşke ben yazsaydım bu satırları ama daha önce yazılmış.

Cruising World Dergisi’nin Haziran sayısında Cap’n Fatty Goodlander takma adı ile yazan ve hep okumaktan zevk aldığım dostumuzun sözleri. 47 yıldır teknede yaşıyormuş Fatty ve her ay dünyanın bir köşesinden harika bir yazı gönderiyor bizlere.

Tekne ile denize çıkan herkes, filozof kesilebilir hemen. Hayatla, çevreyle ilişki, denizde çok daha rahat ve kolay sorgulanır. İnançlar da öyle.

Denizin kısacası, ciddi iyileştirici etkileri vardır. O yüzden denize çıkın diye yazıp duruyoruz ya; ben yapamıyorum ama olsun. En azından ne yapılması gerektiğini biliyorum.

Ama konumuz Fatty değil bugün. Yazdıklarının sıkıntımı azaltması; sıkıntı da deniz - insan ilişkisine dair.

*

Kısacık bir telefon görüşmesiydi o sıkıntının nedeni. Ankara’da, yabancı bayraklı ama Türk sahipli teknelere Türk bayrağı çekilmesini sağlama amaçlı diye sunulan yasa tasarısı konusunda görüştüğüm birisinin duruşu, devlete ve vatandaşa bakışı, boğazıma bir çift el gibi yapıştı, sıktı, sıktı.

Şöyle bir konuşma geçti aramızda:

BEN: Yasa tasarısı doğru yönde bir adım ama getirdiğiniz harçların ileride ne kadar arttırılacağına dair bir bilgi yok. Biliyoruz ki, geçici diye gelen vergiler, bizde hep kalıcı olur; burada da insanlar oranların yükseleceğinden çekindikleri, güvenmedikleri için bu yasa kapsamına girmezler. Yasa’nın bu haliyle amacına ulaşması zor.

O: O zaman yabancı bayraklı tekneleriyle kalırlar. Eleştiriniz varsa, ne yapılması gerek onu önerin.(Bu iş bitirici zihniyetin en önemli silahıdır; emir kipinde, ’Eleştirme. Öner’.)

BEN: Yabancı bayraklı kalırlarsa yasa amacına ulaşmamış olmaz mı? Amacına ulaşması için küçük bir değişiklik yapılsa ve yıllık artış oranlarıyla ilgili bir düzenleme eklense.

O: Yarın ekonominin nasıl olacağı belli mi olur? DEVLET (Büyük harfle yazmam gerekti çünkü büyük harfle yazılmasını gerekli kılacak kadar sert bir tonda devlet dendi) böyle bir söz veremez. Otomobil vergisi gibi işte.

BEN: Vatandaş da bu düzenlemeye güvenmez o zaman. Bir de otomobilin devlete, çevreye yükü ile teknenin yükü kıyaslanabilir mi?

O: Yani hep vatandaş iyi de devlet mi kötü? Siz ev sahibi misiniz?

BEN: Evet de...

O: Kiracı, kiranın ne kadar artacağını mal sahibine dikte edebilir mi?

BEN: Ne ilgisi var? O konuda mahkeme kararları filan da çıktı zaten. Devlet mal sahibi...

Derken, muhatap devletlû "Bu iş monoloğa dönüyor" deyip kibarca telefonu kapattı ve yemeğine döndü.

*

İşte o an, boğazıma iki el yapışmış gibi oldu.

Ankara, Ankara, güzel Ankara...

Milletin seçtiği, hakkında kapatılma davası süren partiden bir vekilin, devleti mal sahibi, vatandaşı kiracı olarak gördüğünü öğrendik bu kısa konuşmada. Yani, Ankara padişah, bizler de kullarıyız; bilin artık.

Aynı vekilin, çıkan yasanın amacına ulaşması konusunda hiçbir kaygısı yok.

Teknelerin yaşları, işlevleri, motor güçleri, motorlarının asli mi yoksa destek amaçlı mı olduğu konusunda en ufak bir vurgusu olmayan yasa tasarısını savunurken, tasarıyı ’milli bayrak’ adlı pudra şekerine bulamanın yeterli olacağına inanıyor belli ki.

Bugün 200 ödeyenin, yarın 2000 ödeyeceği; yani teknesine zaten Türk bayrağı çekmiş olanların mağduriyeti umurunda değil, bugüne dek hiç para ödemeyen küçük tekne sahiplerinin harç ödemeye başlaması umurunda değil, yelkenli - motorlu ayrımı umurunda değil, devletin hiç hizmet vermediği birilerinden zorla para almasının anlamı umurunda değil. Peki ne umurunda?

Para, para, para... Yüzen kazları kafeslemek, hepsi cascavlak kalıncaya kadar tüylerini yolmak.

Milletin vekili, devletin vekilharcı gibi davranabilir Ankara’da genellikle ama, padişah - kul ilişkisinin, bir vekilin kafasında bu kadar net olduğunu görmek, iki el boğazımı sıkarmış gibi boğdu beni.

Çünkü bunun başka sonuçları var: Bu zihniyet, Tuzla’daki tersane cinayetlerini önlemez, bu zihniyet, denizin en verimli kullanımı için projeler geliştirmez, bu zihniyet, Türkiye’yi denizle barıştırmaz...

En iyisi, orsa yakasının kumru kanadı gibi çırpınmasını dinlemek. Gerçekten çok özledim.

Yeni marina yapımına akademik destek

Marina yokluğu Türkiye’nin en önemli sıkıntısı. Tekneciliğin gelişmiş olduğu diğer Akdeniz ülkelerinde, örneğin Fransa’da neredeyse tek bir teknelik yer kalmadı. O nedenle herkesin gözü başta Türkiye olmak üzere bölge ülkelerinde. Türkiye ise henüz marinaların önemini kavramış görünmüyor. Marinalara ilişkin akademik çalışmaların yayımlanmaya başlamasıyla, belki de doğru yolu buluruz.

Denize karadan bakmak ile, denizin içinde yaşamak arasındaki farkı Türkiye’ye akademik çalışmalar anlatabilir belki.

Dr. Y. Mimar Özgür Özkan’ın geçen mayıs ayında verdiği doktora tezi, marinalarla ilgili. Bu teze dayanarak hazırlanan bir yazı, İstanbul Teknik Üniversitesi’nin mimarlık, planlama, tasarım dergisi itüdergisi/a’da yayımlanacak.

Tez ve yazı, marinaların önemini bir kez daha herkese anımsatıyor. Çevrenin, çevreyi korumanın giderek öne çıktığı günlerde şu saptama ne kadar önemli: "Yaklaşık 500 konaklama tesisi ve 75 bin yatak kapasitesi meydana getirmek, arazi ve kıyı kullanımının bozulması ve doğayı tahrip eden yoğun yapılaşmayla mümkün iken, aynı yatak kapasitesi 730 yat kapasiteli, 10 marina ile yaratılabilir." Ve ekleniyor yazıda: "Böylelikle işe yaramaz araziler kullanılarak, estetik açıdan kıyılar düzenlenebilir."

Marinaların çevreyi kirletmediğini, koruduğunu anlatan Dr. Özkan, bu tesislerin denizcilik ve çevre ile ilgili olarak üstlendiği rolü aktarırken, denizciliğin açık alan eğlencesi sağlayarak, insanları biraraya getirerek ve doğayla buluşturarak yaşam kalitesini arttırdığını anlatıyor. Marina ise denizle kara arasında bir geçiş noktası olduğu için insanların denize açılmalarını mümkün kılar. Marina bir kum saati gibidir kısacası; kum saatinin iki büyük hacmi birbirine bağlayan boğazı.

Yazı uzun, yer dar. Ama keyifli olan, akademik ilginin marina konusuna odaklanması. Umarız, siyaset ve bürokrasi, Google Maps üzerinden aktardığım bu fotoğraflara bakarak, kıyıların betonlaşması yerine marinalaşmasının çok daha estetik, çevreci olduğunu fark eder.

Kahve Dünyası Yelken Kupası bugün

Kahve Dünyası, Yelken Kupası dün İstanbul’da başladı.

Suadiye Eski Vapur İskelesi açığından startı verilecek olan Kahve Dünyası Yelken Kupası 2008 için Kalamış, Dalyan, Caddebostan, Suadiye olmak üzere geniş bir parkur belirlendi. Her sene olduğu gibi bu sene de rekor bir katılımın beklendiği yarışları, tüm yelken severler Anadolu Yakası sahil hattı boyunca takip edebilecek. 20 Haziran’da tek yarış, 21 Haziran’da 3 yarış, 22 Haziran’da tek yarış olmak üzere toplam beş yarışın yapılacağı turnuvada, yelken severler güzel bir yaz gününde bir arada olacaklar. Yarışa yaklaşık 50 teknenin katılması bekleniyor.

Geçen yıl X35 tipi Aggressivo teknesi ile yarışlara giren Kahve Dünyası, bu yıl kendi başına bir sınıfı olan X35 yarışlarına Hollanda, Yunanistan ve İtalya’da katılacak.
Yazının Devamını Oku

Zaman, para, yaş denklemini çözenler için bir öneri

14 Haziran 2008
Para dahil hiçbir şey biriktiremeyen ben, yat dergilerini hiç atmam, atamam. İngilizce, Türkçe fark etmez; hepsi saklanır. Ve kabarmaya bırakılan ekmek hamuru gibi kapladıkları yer, işgal ettikleri raf sayısı artar da artar.

Ama nedeni var bunun: Bunalım günlerinde iç açan fotoğraflar, güçlü hissedilen anlarda yelken basılan süper yatlar, teknedeki bir sorunu halletmeye çalışırken sayfalardan taşan yepyeni çözümler; hepsi dergilerdedir.

Yachting World’un Haziran 2008 sayısına bakarken, "Ne güzel bir tekne" dedim, kendi kendime. Ama kocamandı. Moody 45 DS’nin testiymiş. İnanmadım, 13 metre değil, en az 23 - 24 metre göründü gözüme bir an. 75 yerine 45 yazmış olmalılardı.

Hayır değilmiş; Moody 45 DS imiş gerçekten.

Siz de bir bakın fotoğrafa; hiç 14 metrelik bir tekneye benziyor mu arkadan? En az 25 metrelik gibi görünmüyor mu?

*

Böyle teknelerin sayısı artıyor giderek. Eski tekneler gibi ince belli, narin değil ama çok işlevsel olduğu kesin.

İngilizler’in efsane tasarımcılarından Bill Dixon’un kaleminden çıkan bu tekne, değişen tüketici gereksinimlerini, yeni malzeme ve teknolojinin sağladığı olanaklar ile evlendiriyor.

Yüksekliği ek hacim sağlıyor, genişliği ek hacime rahatlığı ekliyor. Motoryatlardaki gibi yana doğru açılıp kapanan bir kapının arkasında çözülen iç mekan, ihtiyarlayan para sahibi orta sınıfın eklemlerini iniş çıkışla zorlamıyor; birkaç basamakla salondan uyku bölümüne geçiliyor. Konuk ağırlamak çok keyifli olmalı.

Kullanım kolaylığı yelken seyrine de yarıyor. İki dümenin yanısıra, iki dümen palası da var; yani tekne iyi dümen dinliyor.

Deniz üzerinde çok yüksek duruyor; ilk başta yadırgatıcı ama çirkin değil. Bu yüzden sanki biraz acemi gibi görünüyor ama performansı iyi.

En önemli yönü ise, iddiaya göre, güvenliği. Teknenin dengede olmadığı tek hál alabora olduğu hal; devrilir devrilmez düzeliyormuş.

Hediyesi 260 bin İngiliz Sterlini; İngiltere’de.

Bill Dixon, tekneyi kim için çizdiği sorulduğunda, "Kendim için" diyor; o da artık yaşlanıyor ya.

*

Tüketici, ki, en iyi ’müşteri velinimetimizdir’ lafında vücut bulur, kraldır. Malum, antropolojik olarak bakıldığında, para harcayan insana tüketici denir.

Genç para bu tür oyuncaklardan pek hoşlanmaz. Biraz sürat motoru, biraz motoryat, belki uçan balık gibi bir yelkenli ama kesinlikle hızlı otomobil, Porsche veya Ferrari; çok ve genç para ise apayrı yerlere gider.

Yaşlı para ise, işte adı üstünde yaşlanan insanların parası; o yüzden daha rahatın, daha kolayın peşindedir. Yaşlı adam kategorisine henüz girmemiş, parası az ve henüz orta yaşlı bir adam olsam da, sporun insanı yorduğunu 22 yaşında fark edip, kazık fren yapan bir zihniyetin en has temsilcisi olarak, doğrusu ben de rahatın peşindeyim.

Bir yanda çok zarif, çok güzel klasik ahşap tekneler, diğer yanda bir zamanlar yoğurt kabı dediğim için epey eleştiri aldığım, seri üretim tekneler, şu köşede yelken - motor aynı hızda giden çirkin ördekler, bu köşede Moody 45DS gibi yaygınlık kazanan tekneler.

Karar almak zorlaşıyor...

Zaman - para - yaş denklemini kuşkusuz bir gün çözeceğim ama bugün o gün değil daha.

Kişisel denklemini çözen deniz tutkunlarına Moody 45 DS’ye bir bakmalarını öneririm. Pahalı bir yoğurt kabı olsa da...

www.moodyboats.com/gb/yachten/aktuelle-modelle/moody-45-ds.html
Yazının Devamını Oku

Deniz kültürün var diye deniz uygarlığı olamazsın

7 Haziran 2008
Rakı - balık, 3 tarafı denizle çevrili cennet ülke, Piri Reis Haritası, Barbaros Hayreddin, bir Türk gölü olarak Akdeniz... En hafifinden, en ağırına, denizciliğimizle ilgili algılamamızın temellerini oluşturanlar, işte bunlar. Unuttuklarım tabii ki olabilir, ama işin özü budur.

Bugün, bu konu neden mi?

Şundan, Yelkenciler Lokali tartışma grubunda geçen haftalar içinde yapılan yazışmalar, her konuda olduğu gibi bu konuda da Türkiye’yi ve Türkler’i algılama konusundaki uçurumlarımızı ortaya koydu.

Kimilerine göre, denizcilikte kendimizi hiç de hafife almamalıydık, bazılarına göre ise Türkler’in denizcilikle pek ilgisi yoktu.

Bu savların hangi doğru?

*

Ben, dünyada farklı uygarlıklar olduğuna hiç inanmadım. Uygarlık tektir; ölçüleri de bellidir. Kültürler katkıları oranında uygarlığın sahibidir, uygarlığı geliştirir. O nedenle, çatışmaların uygarlıklar arasında değil, tek uygarlığı oluşturan farklı kültürler arasında çıktığını düşünürüm.

Türkiye’nin denizle ilişkisine baktığımda şunu görüyorum: Çoğumuzun bir deniz kültürü var, ama Türkiye küresel deniz uygarlığının henüz önemli bir parçası değil.

Deniz uygarlığı ancak zaman içinde oluşur. Denizaşırı imparatorluklar kuranların sonuncusu İngiltere’ydi. İngiltere deniz uygarlığının önemli parçalarından biridir. Binlerce yıl önce denizaşırı kentler kuran Yunanistan da öyle.

Biz ise deniz kenarındaki evin bahçesinde dikili yaşlı ağaçları deniz görmek için kesebilen, denize bakarak yemek yiyen, deniz gören ev isteyen ama denizle ilgisi gerçekten çok sınırlı bir ülkeyiz. Geçenlerde bir dostum, Caddebostan sahilinde, denize izinsiz yaklaşan bir küçük çocuğun babasından nasıl şamar yediğini anlattı güzel güzel.

Yani bir deniz kültürümüz var; orası doğru, ama ötesi yok.

Ötesi yok çünkü öncesi pek yok.

Osmanlı İmparatorluğu çok büyüktü ama Boğaz geçişlerini saymazsanız, örneğin Mekke’den Saraybosna’ya kadar yürüyerek gidilebilirdi. Bir sürelik Akdeniz egemenliğinin temelinde, yükselen Venedik ve Ceneviz’e karşı Osmanlı ülkesinin ticaret yollarını güvence altına almak yatıyordu; yoksa hiçbir padişahın denizaşırı hevesi olmadı. Olduysa da bilmiyoruz.

Fatih Sultan Mehmet’in Kaptan-ı Derya Gedik Ahmet Paşa’ya 1480’de Sicilya’nın Otranto Kenti’ne düzenlettiği denizaşırı sefer ilk başta başarılıydı ama 13 ay sonra hezimetle sonuçlandı. Osmanlı’nın ilk ve son çıkartması başarısızlıkla sonuçlanmıştı. Oradaki Osmanlı askerlerinin unutulduğu, yerel halkın parçası oldukları söylenir...

*

Büyük bir çıkartma yapamayan, büyük ölçekli denizaşırı ticaret yapan, denizaşırı imparatorluklar kuramayan ülkelerin deniz uygarlığının önemli parçası olması emek ve zaman ister. Ülke yönetimlerinin bu konuda ciddi çaba harcaması gerekir.

Başarının en önemli anahtarı da o ülkede yaşayanların denize çıkmayı, denizle yaşamayı sevmesidir.

Şöyle bir etrafınıza bakın: Kaç kişinin denizle ilişkisi bakmanın ötesine geçiyor, kaçı görüyor, kaçı denizde yaşamayı özlüyor.

Yani bana sorarsanız, 3 tarafı denizle çevrili vatan edebiyatını çok çok aşan deniz milinin Türkiye gemisinin altından bir hayli zaman geçmesi gerekiyor.

Ha gayret.

Volvo Okyanus Yarışı’nda geri sayım başladı

Volvo Ocean Race, yani Okyanus Yarışı, yelkenciliğin ve yelkenli tekne teknolojisinin sınırlarını zorlayan en önemli spor etkinliklerinden biri. Taktik ve takım ruhu kadar, bireysel kararlılığın, direncin, gücün ve iddianın doruk noktası olan bu hızlı dünya turu yeni teknelerle bu yıl yeniden yapılacak. Birer birer denize indirilen yeni teknelerin, bir öncekilere kıyasla daha hızlı, daha hafif ve daha sağlam olmaları bekleniyor.

Salma Hayek, spor giyim şirketi Puma’nın teknesini Amerika’nın Boston Limanı’nda tanıttı. Ericsson yeni teknesini dergicilere kullandırdı. Rusya’nın teknesi İngiltere’de tersaneden çıktı.

Yelken aleminin en önemli yarışlarından biri için geriye sayım sürerken, bu büyük yelken şöleninden pay kapmak isteyen ülkeler, limanlar ve markalar da son hazırlıklarını tamamlıyor.

Yelkenin tanıtım getirisi en yüksek olan spor etkinliği haline gelmesi liman şehirlerini bu hızlı teknelerin konaklaması için büyük bir mücadele içine itti. Dünya ekonomisinin yükselen ülkeleri yani Brezilya, Hindistan, Çin, Singapur ve Rusya limanları, Volvo Ocean Race’e ev sahipliği yapacak. Diğer ülkeler ise Amerika Birleşik Devletleri, İspanya, İngiltere ve İsveç...

İlginç bir harita. Okyanus’a kıyısı olan eski, yeni ve heveskar deniz ülkeleri birarada... Çin, Rusya ve Hindistan’ın varlıklarının bu ülkelerin ’okyanus donanmaları’ kurma çabaları ile aynı döneme gelmesi rastlantı değil herhalde.

İspanya’nın Alicante Limanı’nda 4 Ekim 2008 günü başlayıp, Rusya’nın St. Petersburg Limanı’nda bitecek dünya turu sırasında 39 bin deniz mili yol yapılacak. 11. kez yapılacak olan bu yarış, eğer bir önceki yarış örnek olacak ise epey olaylı geçecek.

Denizin direnilmesi olanaksız gücü karşısında 39 bin deniz mili boyunca kırılmadan gitmesi beklenen tekneler ve ekipleri zor şartlarda yarışacak. 11 kişilik mürettebatı ile 23 metrelik tekneler, rüzgarın her noktasında dünyadaki yelkenli tekne performansını zorlayacak. Bu teknelerin zaman zaman 30 mil hıza ulaşması bekleniyor.

Volvo Ocean Race teknelerinden Puma’ya ait ’Il Mostro’ yani Canavar denize indirilirken, konaklama limanı Boston Fan Pier’de Mayıs ortasında yapılan törenin merkezinde canavar kadar güzel de vardı: Hollywood yıldızı Salma Hayek. Bugüne dek futbol ve atletizm ile özdeşleşen Puma’nın ilk kez yelkene böylesine güçlü destek vermesi kuşkusuz çok önemliydi.

Il Mostro’nun tasarımcısı, Avrupa’nın en şık ve hızlı teknelerini çizen Botin Carkeek tasarım stüdyosu. O nedenle performansı konusunda kuşku yok... Puma’nın ’denizdeki uçan ayakkabı’ niye tanımladığı Il Mostro’nun neler yapabileceğini yarışta göreceğiz. Kesin olan tek şey, kazansa da kazanmasa da, Puma’nın yelken ve deniz odaklı yeni ürünlerine Il Mostro’nun güçlü bir destek vereceği.

Akdeniz’de, satın aldıkları bir önceki yarışın galibi ABN Amro 1 teknesi ile sürekli yarışarak ekibini oluşturan yeni Ericsson da çok iddialı. Sabah 6.45’de spor yaparak güne başlayan ekip, hergün denize çıkıyor, tekneyi, huyunu ve kaprislerini öğreniyor.

4 Ekim 2008’de başlayacak devr-i alim zor geçecek; umarım denize çıkan herkes sağ salim döner ama bunun böyle olmayacağını da bilmek gerek. Son yarışın bitimine birkaç gün kala Atlas Okyanusu’nda denize düşen bir yelkenci ölmüştü.

Ne olursa olsun, dünya bu Volvo Ocean Race’i de nefesini tutarak izleyecek.

Dünya ölçeğindeki diğer yarışlar

Volvo Ocean Race, Amerika Kupası kadar önemli bir marka. Amerika Kupası teknelerin birbirleriyle bir parkurda yarışması... O nedenle daha çok taktik ağırlıklı. Volvo Ocean Race insanın direncini sınaması, insanı Okyanus’a karşı konumlandırması nedeniyle en önemli spor etkinliklerinden biri. Tekneler, hızlı oldukları kadar, okyanus şartlarında kırılmadan yarışmaları için çok güçlü.

Benzer bir başka tekne kategorisi ise 19 metrelik Açık 60’lar. Bunlar ayrı bir yarış sınıfı oluşturuyor. Avrupa’da 2009 yılında bir Açık 60 yarışı düzenleneceğini açıklayan sınıf örgütü IMOCA, sponsor arayışında.

Türkiye’yi veya İstanbul’u dünya yelkenciliğinin, hiç olmazsa birkaç ay merkezi yapmayı düşüneceklere duyurulur. Bu fırsat kaçmaz.
Yazının Devamını Oku

Maliye için büyük tekneler için küçük bir adım

31 Mayıs 2008
Teknelerde Türk bayrağı tartışması hiç bitmez. Vergi oranlarının yüksekliği nedeniyle bir türlü toplanamayan vergiyi toplamak için oran indirmeye yanaşmayan maliye bürokrasisi, alavere - dalavere, Delaware’e kayıtlı Amerikan bayraklı teknelerin sayısının artmasından hiç rahatsız olmaz. Ya da olmazdı...

Ankara’dan gelen haberler, toplanamayan bir verginin oranının çok yüksek olmasının hiçbir kamu yararı sağlamadığının, sonunda, sanki ve kısmen, anlaşıldığını gösteriyor.

AKP İstanbul milletvekili Mehmet Domaç’ın hazırladığı yasa önerisi, sahipleri Türkiye vatandaşı olan yabancı bayraklı teknelere Türk bayrağına geçiş kolaylığı sağlamayı öngörüyor... Öneri yasalaşırsa, Türk bayrağı çeken teknelerin sahipleri vergi yerine, vize karşılığı her yıl harç ödeyecek.

Ödenecek harçlar teknenin boyuna göre değişecek: 5 - 9 metre arası 200, 9 -12 metre arası 400, 12 - 20 metre arası 800, 20 - 30 metre arası 1600 ve 30 metre üzeri tekneler 3200 YTL harç ödeyecek. Harç ödemeyen ve oluşturulacak ’bağlama kütüklerine’ kayıt yaptırmayan teknelerin denize çıkması mümkün olmayacak.

Ve anlaşıldığı kadarı ile Türkiye’deki tüm tekneler bu düzenin parçası haline geleceği için, maliyecilerin elinden kaçmış yüzen kazlar, kafese girecek ve Türkiye’ye ek kaynak yaratacak. Bilmeyenler için: Maliyecilerin temel hedefi uçan ve kaçan kazları yakalayıp, kafese sokmaktır; her ülkede.

*

Niyet görünürde iyi.

Toplanamayan bir vergi kaleminin oranını çok yüksek tutma garabetinin temel nedeni, Türkiye’de denizle uğraşmanın büyük bir lüks, denizle uğraşanın ise kodaman olarak algılanmasıdır. Belli ki, ek gelir yaratma baskısı, bu algı ile mücadele etme yönünde bir kararlılık oluşturmuş Ankara’da. Ama yine belli ki, siyasi açık vermemek ve ’komprador’ denizcilere rahatlık sağlarmış gibi görünmemek için adım gereken büyüklükte atılmamış.

İyi yazılmış bu yasa önerisinin, kamu maliyesini iyi bilen birilerinin elinden çıktığı açık. Yapılan öneriler vatandaşın değil maliyenin çıkarlarını gözetiyor; o açıdan çok şeffaf. Birçok iş kolunun vergi sistemi dışında kaldığı bir ülkenin, attığı her adımda vergi ödeyen bir vatandaşı olarak, ben bu öneriye, ’heyecansız bir iyimserlik’ içinde yaklaşıyorum.

Bunun nedeni, yasa önerisinde yer almayanların, en az olumlu değişiklikler kadar, belki de onlardan fazla olması...

*

Neler mi eksik?

Maliye’nin vize harcı adı altında yapılacak yıllık ödemeleri hangi sıklık ve oranlarda arttıracağı belli değil. Bu, konan geçici vergileri kalıcı hale getiren bir maliye geleneğinin elinde, Deli Dumrul vergisine dönüşebilir. 1999 Büyük Marmara Depremi’nden sonra konan İletişim Vergisi’ni hálá ödediğimizi bir anımsayın... Bir bakmışsınız, 2010 yılında, harç vizeleriiki katına çıkıvermiş bir geceyarısı kararnamesi ile.

Dıştan ya da içten takma motoru genellikle destek amacı ile kullanan yelkenli tekneler ile motoru asli itici gücü olan motorlu tekneler arasında ayrım yapılmaması, teknelerin boyları ile motor güçleri arasında bağlantı kurmaması, alt sınırı 5 - 9 metre olarak belirlemesi yasa önerisinin zayıf yönlerini oluşturuyor.

Hepsinden önemlisi, verilen bir hizmetin karşılığında vergi alınması temel ilkelerden biridir. Denizde, amatör tekne sahiplerine çok az hizmet veren bir denizcilik altyapısını yöneten, tekne bağlama ve denizleri koruma konusunda çok az girişimi olan bir devletin yüzen kazları kafese sokma girişimini daha dikkatli bir dille başlatmasını yeğlerdim.

Şu haliyle yasalaşması halinde, yabancı bayraklı bir teknem olsaydı - Halki Türk bayraklı - Türk bayrağına geçiş yapmazdım.

Nedeni basit: Güvenmiyorum.

Samsun’dan bir başarı öyküsü

Dünyada gemi ve yat inşa sanayiinin parlayan yıldızı Tuzla, son aylarda başarılarından çok işçi ölümlerine yol açan işyerleri ile gündeme geliyor. Tuzla rekabette öne çıkmaya çalışırken, belli ki, ciddi bir darboğaza girmiş durumda. Ama Tuzla’nın açtığı yol, gemi ve yat inşa sanayiinin dünya ile rakebet edebileceğini gösterdiği için Türkiye’nin değişik yerlerinde de başarı öyküleri yazılıyor artık.

Samsun’daki Gazal Yatçılık ile, birkaç yıl önce bu köşedeki bir yazı ardından tanışmıştım. Sahibi, Burhan Uyan ile telefonda uzun uzun görüşmüş, neler yaptıklarını, heyecanlı planlarını dinlemiştim.

Geçenlerde gelen bir e-postada, Burhan Uyan, Gazal Yatçılık’ın hedeflerine biraz daha yaklaştığını anlatıyordu bana: "Türkiye’deki ilk trimaran tekneyi biz yapıyoruz. Şu anda çelik gövde konstrüksiyonu bitti, kaplamaya geçiyoruz. Bu tekne balık üretme çiftlikleri için özel olarak tasarlandı. 15 gün boyunca onlarca balık çiftliği gezdik, çok sayıda kişiyle görüştük ve onların ihtiyaçlarına uygun bir tekneyi tasarladık. Gemi inşa mühendisi arkadaşlara çizdirdim, projesini de yerli ofis olan Türk Loydu’na onaylattım, inşa izni alıp üretmeye başladık. Tamamen yerli malzeme kullanıyoruz."

Uyar, yaptıkları teknenin birçok açıdan yenilikçi olduğunu anlatırken, şunları söylüyor: "Norveç açık deniz balıkçı gemilerinden esinlenerek tasarladığımız kaptan köşkünde, hem öne doğru, hem de arkaya doğru kumanda imkanı veren çift dümen ve hidrolik kontrol ünitesi mevcut. Yani gemi öne doğru balık kafeslerine geldikten sonra kaptan arkasını dönüp gemiyi milimetrik olarak kafeslere kıçtan kara yapabiliyor, bu yöntem de Türkiye’de ilk defa kullanılıyor. Tamamen yerli imkanlarla yaptığımız bu çalışma bizim için son derecede gurur verici bir üretimdir. Devletten hiçbir yardım almadan sadece kendi kaynaklarımız ile üretiyoruz ve bu gemi tasarımımızın balık üretme çiftlikleri için çok önemli bir tarz olduğunu düşünüyoruz. Bu teknenin daha da geliştirilmesi için TÜBİTAK’a başvurduk, zira gemi yapımında ciddi bir inovasyon projesi olduğunu düşünüyoruz ve ülkemizde bu çok az karşılaşılan bir şey. Ayrıca bu formun maksimum yerli kaynaklar kullanılarak bir askeri gemi platformu olarak üretilebilmesi için Savunma Sanayii Müsteşarlığı’na da başvurduk. Tüm bunları bir yıldan daha az sürede yapabildiğimizi düşününce fena da gitmiyoruz hani."

Gazal Yatçılık web-sitesi www.gazaltugandtrawler.com’da açıklanan şirket felsefesinin bence en temel bölümü şu: Bölgeye has yüzyılların tekne imalat deneyiminden güç alıp, geleneksel ustalığı mühendislik bilimi ile birleştirmek. En önemli bölümü bu, çünkü başarıyı ancak geleneğin gücü ile çağı yakalamak getirebilir.

Sürmekte olan bir diğer projeleri ise, Amerika ve Avrupa’da kendine has bir alan oluşturan gezi amaçlı römorkör ya da Tugboat üretimi. Terrier 32 adlı bu denizci teknenin tasarımcısı Amerikalı Michael Kasten. Avrupa’da ilk kez yapılıyor.

Tasarımcı Kasten üretim kalitesini gördükten sonra, "Fiyat belirleyin, size birkaç alıcı bulayım" diye temasa geçmiş bile Burhan Uyan ile.

Anlaşılan Karadeniz kıyısı, Bartın - Kurucaşile’den sonra, geleneksel ile moderni harmanlayan yeni bir üretim bölgesine kavuşuyor. Türk yat sanayii ise yeni ve heyacanlı bir üretici ile tanışıyor.

Hayırlısı...

Shop&Miles Gümüş Kupa’sı sahibini buldu

İstanbul’un en önemli yelken yarışlarından biri olan Shop & Miles Bosphorus Cup’da, Gümüş Kupa, Türkiye üretimi Mat 12 teknesi ile yarışan Toka yelken ekibinin oldu. Yarışa, Fransa, Yunanistan, Bulgaristan ve İtalya’dan gelen ekipler de katıldı. Shop&Miles Turgut Reis Cup ile yarışın ikinci ayağı 8-10 Ağustos tarihlerinde Bodrum’da yapılacak. Bu iki yarışın galipleri, İtalya’da eylül ayında yapılacak Dünya Yelken Şampiyonası’na katılacak.
Yazının Devamını Oku

Kürekçi Eruç’un babasından mesaj var

24 Mayıs 2008
Geçen hafta Büyük Okyanus’un kaprisleri ile boğuşurken bıraktığım Erden Eruç, geçişi hafta içinde tamamladı, yüreklere su serpti. Dünyada tek başına denizde kalma rekorunu kıran Eruç ve tüm dünyayı kas gücüyle dolaşma çabasının ardındaki toplumsal hedefi aktardığım geçen haftaki yazıya çok sayıda olumlu tepki geldi. En önemli mesajı ise Erden Eruç’un babası Cemal Eruç gönderdi.

Baba Eruç, duyduğu hayal kırıklığını anlatırken sözlerini sakınmıyordu.

"Başlangıcından Pasifik geçişine kadar sarf edilen 120 bin dolar Erden ve eşi tarafından karşılanmış, ortak borçlanmadır. ’Bu onların problemi’ ya da ’başlamasalardı’ denebilir. Ama insan varlığına ve geleceğimizin garantisi olduklarını devamlı tekrarladığımız çocuklarımıza sahip çıkmayı hedefleyen bir sporcuya yaklaşım böyle mi olmalıdır? Gazetelerde bir maceraperestin öyküsü olarak yer alan bu konu birinci sayfalara geçecek kadar değerli değil midir?"

Değerlidir; haklısınız.

*

Eruç’un Büyük Okyanus geçişinin sonunda yaşadıkları, denizci dostluğunun çok güzel örneklerini yansıtıyor.

17 Mayıs günü, Filipin bandıralı balıkçı gemisi Champion 52 ile buluşan ve ikmal yapan, 312 gündür ilk kez insan yüzü gören Eruç bakın neler anlatıyor:

"Kaptan Vicente Mindanao’ya ulaşmak için mayıs, haziran, temmuz aylarının uygun olduğunu, Aralık ayında ellerini dalga gibi oynatarak denizin berbat olduğunu anlattı, ’Allah sana yol gösterir’ dedi. Romeo bir ara kayboldu ve bir kova karışık kurabiye ile geri geldi. Kaptan ayrıldı, elinde bir torba yerfıstığı ile döndü. Dolaplarını benim için karıştırmaktaydılar. Kahvaltı, ızgara balık, ızgara tavuk, soğanla kaynatılmış balık, pirinç pilavı, ananas ve tabi ki kahveden ibaretti. İsimlerini aklımda tutamıyordum, bir kağıt kalem istedim. Romeo hazır yazılmış bir mürettebat listesi getirdi. Kendi ismimi onlara yazdım, yanına da ’kaptan, ikinci kaptan, makinacı, yağcı, mürettebat’ yazdım, gülüştüler. Maskaralığa devam ettim, ’ben ve kendim, biz beraber seyahat etmekteyiz’ dedim, kahkahalar geldi... Mutluyduk beraber."

*

Geçen hafta yazıdan sonra olumlu mesajlar geldi demiştim. Geldi gelmesine ama bunlar Türkiye’de ilkokul çocuklarının eğitim kalitesini arttırmayı hedefleyen kampanyaya desteğe dönüşmedi. Erden’in Büyük Okyanus’ta neredeyse 1 yıl kürek çekmesinin nedeni bu kampanya...

Lütfen biraz destek...

Erden Eruç’un sitesi: www.kaslagit.com
Yazının Devamını Oku