Uğur Gürses

Sular çekilirken eskisi gibi yüzmek

22 Mayıs 2018
SADECE son birkaç ay değil, son 5 yıldır döviz kuru artışı gerçekten de “dış güçlerin işi”. Dış güçler kimler mi? En başta hikayemize inanıp bunu “satın alan”, devasa bir sermayeyi ülkemize getiren “dış güçler”; başka ülkelerin tasarrufçuları, kurumsal yatırımcıları, parayı ucuz ve bollaştıran merkez bankaları şimdi geri çekiyorlar. Gelirlerken “pembe”, giderlerken “gri” ton bu yüzden.

Warren Buffett’ın 2002’de söylediği ve bugünlerde çokça paylaşılan lafı şu; “sular çekildiğinde kimin çıplak yüzdüğü anlaşılır”.

Bugünü anlamak için son 20 yılın hikayesine göz atmak gerekir.

Türkiye, Şubat 2001’de patlak veren krizle birlikte dalgalı kur rejimine geçti; Merkez Bankası döviz kurunun belli bir yerde olmasını savunmayacaktı artık. Krizi takiben IMF anlaşması ile mali yardım ve reformlar, yeni ve tek parti iktidarı, AB üyeliği için müzakere tarihi alınması derken Türkiye’ye sermaye akışı başladı. Öyle ki 2008’e kadar hem cari açığı büyüten hem de açığı aşan bir sermaye girişi yaşandı. 2002-2008 arası dönem döviz kurunun neredeyse düz bir çizgide küçük bant içinde kaldığı bir dönem oldu. 2008-2009 küresel kriz dalgalanması geride kaldıktan sonra, Nisan 2009-Mayıs 2013 arası dönem de aynı şekilde düz bir çizgide küçük dalgalanmalarla gidilen bir dönem oldu. Yine bu dönemde de devasa sermaye girişleri oldu.

PARASAL REHAVET

Gelişmiş ülkelerde derin durgunluğuna çare olsun diye basılan bol ve ucuz dövizler, gelişen ülkelere aktı ve geleceğe borç yazan “sahte cennetler” yarattı. Politikacılar seçim üstüne seçim kazandı. Bol ve ucuz döviz girişi, hem Türkiye’nin büyüme kapasitesinin üzerinde daha fazla cari açık vermesine kapı açtı, hem de kurun bu dengesizliğe karşın “aynı yerde kalacağı” yanılsamasına.

Bol ve ucuz devasa sermaye girişleri, gelişen ülkelerdeki siyasetçilerde “ne politik hata yapsak da ekonomiye etkisi ya olmuyor ya da çok sınırlı” rehaveti yarattı. Aynı politik söylemlerin sermaye girişlerinin azaldığı, “suların çekilmeye başladığı” dönemde tekrarlanması artık aynı tepki ile karşılanmıyor; sert piyasa tepkileri görülüyor.

Türkiye’de faizlerin 2013 Mayıs’ında yüzde 4.64’e düşmesinin tek açıklaması; 52 milyar dolarlık cari açığa karşı rekor 96 milyar dolarlık sermaye girişidir. Sonra faizlerin çıkması da gelen sermaye düşerken bizim buna uygun davranmamamızdır.

Hane halkı, üreticiler, ithalatçılar, sanayiciler 2002-2013 arası uzunca bir dönemde şunu öğrendi

Yazının Devamını Oku

Seçmene avans olarak verilen zamlar

18 Mayıs 2018
TL’nin sert değer kaybı zirve yaparken, “sözlü manevralarla” zaman kazandırıcı uzatmalar yapılıyor. Merkez Bankası Başkanının her ziyaret ve toplantı trafiğinden sonuç çıkarma, umut besleme öne çıkıyor.

Merkez Bankası kurumsal olarak ise “tweet atar gibi” şunu diyor; “Piyasalarda gözlenen sağlıksız fiyat oluşumları yakından takip edilmektedir. Gelişmelerin enflasyon görünümü üzerindeki etkileri de dikkate alınarak gerekli adımlar atılacaktır”. “Gelişmeler” denilen kısımda, aslında Merkez Bankası’nın geç kalışı da var. “Adım atamadığı için ortaya çıkan gelişmelere karşı adım atacağını” söylemeye çalışıyor banka. İzleyen 24 saatte hiçbir adım gelmiyor.

“Şapkadan çıkacak tavşanların” sadece zaman kazandıran avans sağladığını herkes biliyor; Türkiye ekonomisi giderek artan bir hasarla “Godot’yu bekliyor”.

Bundan 10 gün önceki koşullarda 250 baz puan faiz artışı ile bu girdaptan çıkabilecek olan Merkez Bankası, bugün 350 baz puanlık faiz artışıyla ancak çıkabilecek duruma geldi. Banka faizi artırmadı da iyi mi oldu? Sadece 10 günde, kur ilave olarak yaklaşık yüzde 5 daha yukarı gelirken, piyasa faizi de yıllık yüzde 17.25’i geçti.

YA ZAM YA AÇIK

Kur artışı olacak, para otoritesi adım atmayıp seyredecek; ama sonuçları olmayacak mıydı? En belirgin artış baskısı akaryakıt fiyatları kanalından geldi. Bu da “tutuldu”; otomatik fiyat ayarlaması gereğince yapılması gereken artışlar seçim kararından bu yana “halı altına süpürüldü”. Bunun da sürdürülmesi olanaklı değildi; dün Resmi Gazete’de yayımlanan bir Bakanlar Kurulu Kararı ile bundan sonra gereken fiyat artışlarının mevcut vergiden vazgeçilerek karşılanacağı karar altına alındı. Özetle akaryakıt fiyatlarında kur ve uluslararası fiyatlardaki gelişmelere bağlı olarak artış gerektiren miktar, ÖTV miktarı azaltılarak karşılanacak.

Mayıs başında, akaryakıtta ÖTV indirimine dair çıkan haberler üzerine Maliye Bakanı Naci Ağbal, ÖTV’nin bütçe gelirlerinde önemli bir kalem olduğunu vurgulayıp “Yaklaşık 130 milyar TL para topluyoruz, bunun yüzde 46’sı akaryakıttan geliyor. Akaryakıtta 0.50’lik bir indirim için 16 milyar TL vergiden vazgeçmemiz gerekiyor, bu da bütçeye önemli bir yük getirir” demişti.

Mayıs başında uluslararası piyasadaki Brent tipi ham petrolün bir litresinin TL karşılığı ile Ankara’daki bir litre benzin fiyatı arasında, yılbaşına göre fiyat artışına bakılarak kabaca yüzde 10’luk bir fark varken, 16 Mayıs itibariyle yüzde 27’ye gelmiş durumda. Fark giderek açılıyor. Kur ve uluslararası fiyatlardaki artış yansıtılmadı. Bunu kapamak için gereken kabaca yüzde 20’lik bir fiyat artışı (ki benzinde kabaca ilave 120 kuruş ediyor) ÖTV’den vazgeçilerek karşılanırsa bir yıllık dönemde potansiyel olarak normal zamanlarda toplanan yıllık ÖTV tahsilatının yarısından fazlasını götürür.

FATURASI ÖZELE

Yazının Devamını Oku

Sözlü yönlendirmeyle döviz fren yapar mı?

15 Mayıs 2018
2013 Mayıs ortasında ilk sinyal gelmişti; ABD’de parasal gevşemenin muslukları kısılmaya başlıyordu.

Bunun bir transatlantiğin yön değiştirmesi gibi zaman alacağı belli idi; ama aradan geçen 5 yılda neredeyse buna uygun pozisyon almayan bir ülke vardı: Türkiye. “Kırılgan beşli” içinde zaman içinde 4 ülke değişti ama adı çivili kalan tek ülke Türkiye oldu.

Bunun örnekleri çok; tasarruf açığı olup da 2010-2017 arasında reel kesimi, milli gelire oranla en çok kredi borcu yüklenen ülke Türkiye oldu. Bu borçluluk artışına karşın, reel kesimin aşırı biçimde döviz borçlanmasına önlem almayı en son akıl eden de.

Merkez bankası, hala parasal genişlemeci bir küresel ortam varmış gibi davranan da tek ülke Türkiye.

2017’nin ilk üç ayında cari açığı 8.3 milyar dolarken 2018’in ilk üç ayında bunun iki katına 16.3 milyar dolara ulaşan; ama sağladığı finansman 2017’de 11.9 milyar dolarken iki katı açığa 2018’de sadece 12.6 milyar dolarlık finansman bulabilen, bu yüzden rezerv kaybına uğrayan, bunun doğal sonucu döviz kurunun yükseliş baskısına tanık olup ama siyasetçileri “ekonomiye kur üzerinden saldırılardan” bahseden ülke de Türkiye.

2013’ten bu yana olan şu; cari açığı karşılayan finansman yok, rezerv kaybı ve yurtdışındaki mevduatlarla ihtiyaç karşılanıyor. Bu da kur üzerinde baskı yaratıyor. Böyle devam ederse kur baskısı bitmeyecek. Bitmeyecek çünkü içeride buna uygun bir para ve ekonomi politikası izlenmiyor. Hala 2009 sonrasındaki bol ve ucuz sermaye akışı devam ediyormuş gibi davranılıyor.

Son 12 ayda gayrimenkul alımları hariç net doğrudan yatırım toplamı 2.4 milyara gerileyen Türkiye, kısa vadeli sermayeye bağımlı hale geldi. Burada da parasını istikrarsız ve kırılgan hale getiren para politikası ile cazip olmaktan da çıkıyor.

2009 sonrasında gelişmiş ülke merkez bankalarının öne çıkarttığı ve hayli etkili olan politika şuydu; ileri dönük kılavuzluk (Forward guidance). Bu terimi içeride Merkez Bankası “sözlü yönlendirme” olarak kullandı. ABD’de faizin sıfır çizgisinde tabana yapışıp artık düşürülecek bir seviye kalmayınca yapılan bir kılavuzluk idi; mealen “faizi bu sıfır noktasında uzun süre tutacağız”. İşe yaradı da uzunca süre yüzde 0.25’te tutulup üzerine bir de tahvil alımı ile parasal genişleme yapıldı.

İçeride enflasyon sorunu olan ülkede, gelişmişlerin enflasyonla mücadelesi yerine deflasyonla mücadelesindeki bu

Yazının Devamını Oku

Halı altında biriktirerek enflasyon düşük tutulabilir mi?

11 Mayıs 2018
ROKET gibi yükselen döviz kuru ve bozulan beklentilerle piyasada yükselen faizler endişeleri artırırken, önceki gün Beştepe’de “Ekonomi zirvesi” toplandı.

O toplantıya gitmeden Merkez Bankası yönetimi, piyasaya dolar verip karşılığında TL çektikleri “swap” işlemlerinde ihale limitini 1 milyar 250 milyon dolardan 1.5 milyar dolara yükseltmişti. Oysa durum, atılan adımın tersi idi; ihaleye katılım en düşük seviyede idi. Kimse Merkez’in yüzde 13.50’den TL çekmek istediği ihaleye katılmak, yüzde 13.50 ile Merkez’e para vermek istemiyordu. Piyasada faiz bunun üzerinde idi. İhalelere katılım 25 milyon dolara kadar düştü.Piyasaya bu kadar mı uzak Merkez yönetimi? TL faizinin yeterli olmadığını görmek için para piyasasına bakmak yeterli idi; bankanın yöneticileri piyasa faizinin bile kendi faizlerinin üzerine çıktığı bir piyasada “önlem aldık” demek için “boşa dönen kasnağı” çeviriyorlardı.Beştepe’den zirve sonrası çıkan açıklamada da “Merkez Bankası’nın elindeki araçları etkin biçimde kullanmaya devam edeceği” yer alıyordu. Sorun şurada ki; Merkez “etkin biçimde” olmak bir tarafa, elindeki asıl aracı kullanmıyor, kullanamıyor.

Bu yüzden de “fısıltı gazetesi” döviz kuru rejimi ve sermaye hareketlerine dair bin bir türlü dedikodu yayıyor; “olsa olsa böyle çözecekler” denilerek.

Yayılan söylentilere karşı Beştepe’den “açık piyasa ekonomisi politikalarına sıkı sıkıya sahip çıkılacaktır. Kur rejimi ve döviz tevdiat hesapları ile kambiyo rejimi başta olmak üzere hiçbir konuda, piyasa mekanizması dışında yöntemler asla söz konusu değildir” açıklaması geldi.

Kurun yükselişine yani TL’nin değer kaybına en önemli silahın TL faizlerinin yükseltilerek “kalkan görevi” görmesinin politik olarak engellendiğini, bu yükselişin de ancak “piyasa dışı önlemlerle” ancak durdurulabileceğini düşünen yurttaşlara yanıt veriliyordu.

Beştepe’den gelen açıklamada “faiz ve döviz kuru baskısını azaltmak, bununla birlikte enflasyonla daha etkin mücadele etmek için gereken tedbirler alınacaktır” denilmişti.

Bu toplantıya katılmadan önce İstanbul’da bir toplantıda konuşan Başbakan Yardımcısı Mehmet Şimşek ise “enflasyonist baskının azalacağı bir döneme girildiğini” söylüyordu.

Aynı saatlerde, Dünya’da

Yazının Devamını Oku

Başkalarının bastığı paraya değil TL’ye müdahale gerekiyor

8 Mayıs 2018
PARASI son üç ayda yüzde 10’dan fazla değer kaybeden, bunun da yarısı son 1 ayda olan ülkenin merkez bankası, yaptığı geç ve yetersiz faiz artışına karşın hala parası değer kaybediyorsa hafta sonu acilen toplanıp faiz kararı alırdı. Ama olmadı.

Kerteriz olarak paranızın değerini değil de siyaset gibi başka bir değeri alıyorsanız paranız değer kaybetmeye devam eder.

Hatta ve hatta “bastığınız paranın değerini koruyacak çıtayı” yeterince yükseltmediğinize değil de başkalarının bastığı paranın likiditesinin yetmediği gibi “cambaz” oyununa girişiyorsanız paranız yine değer kaybetmeye devam eder.

İşte geçen 10 günün özeti bu.

Para piyasasında üç ayın üzerindeki faizler yüzde 15’in üzerinde. Bir yıllık faiz oranları 15.85’te. 2 yıllık tahvil faizleri ise 15.30’da. Gecelik faizlerin Merkez Bankası’nca yükseltmiş hali ise yüzde 13.50’de duruyor.

Tahvil pazarında bankalararası fiyatlamada sorunlar var; alış-satış kotasyonlarının arası açılmış ve işlemler azalmış durumda.

Bu yüzden tahvil pazarında fiyatlama belirsizliği var. Daha önce tahvil almış olup da satmak isteyen yatırımcılar özellikle de yabancılar, tahvil satışında açık marjlı fiyatlarla karşılaştıklarından şikâyet ediyor. Bunun sonunda da “TL risklerini” döviz alarak kapatmaya çalışıyorlar; buna “FX hedge” deniliyor.

Merkez Bankası piyasanın gerisinde kaldıkça bu belirsizlik sürüyor ve oyuncuları döviz almaya sevk ediyor. Bir şekilde “Türkiye riskini” azaltmak isteyen yatırımcılar, varlığı satamıyorsa risk azaltmak için döviz alıyor.

Merkez Bankası zaten enflasyonun gerisinde kaldı; enflasyon tahminini ilan ettiği günden bu yana 8 gün geçti ve zaten piyasa beklentilerinin de gerisindeki tüm tahminler çöpe gitti. Üstüne üstlük, 8 günde döviz kuru yüzde 5’e yakın yükseldi. Piyasa kendi beklentilerinin de üzerine bu kur etkisini de ekledi.

Yazının Devamını Oku

Vaatler 'uçuş' değil 'yumuşak iniş' olmalı

4 Mayıs 2018
SEÇİM sonrasının ekonomik olarak nasıl bir dönem olacağına dair kabinede kafalar karışık; Başbakan Yardımcısı Mehmet Şimşek “sıçrama dönemi” olacak derken, bizatihi Şimşek’in de içinde bulunduğu kabine birkaç gün önce yeni bir vergi affına imza atıyordu.

Hem de “yüzde 7.4 büyüdük, G20 şampiyonu olduk” kutlamalarından henüz fazla bir zaman geçmeden. Öyle ya madem şampiyon olduk; vergi affı üstüne vergi affı çıkarmanın anlamı ne ola ki? Henüz önceki vergi affının son taksiti kurumadan, yenisi kuyruğa eklenmişse demek oluyor ki şirketlerin ve esnafın vergisini ödeyecek mecali kalmamış.

İşin doğrusu, seçimi kim kazanırsa kazansın; “ekonomi uçuşa geçecek”, “ekonomi sıçrayacak” uçuşu yerine, “yumuşak inişe” kafa yormalı. Bunun anlamı; borçlanmış, sermayesini eritmiş, bu borcunu geri ödeyebilmek için yeterince ciro yapamayan batma eşiğindeki şirketler kesiminin hayatının nasıl normale çevrilebileceğidir.

Bu yüzden siyasetçiler “uçmayı” bırakıp, “yumuşak inişe” kafa yormalı.

Siyasetçiler ve “tadımız kaçmasın” havasındakiler yüzleşemese de en sonuncu uyarı kredi dereceleme kuruluşu S&P’den geldi. S&P yeni bir not indiriminin, Türkiye’nin “sert iniş riskini” yansıttığından söz ederek açıklamaya girişiyordu. Borçla finanse edilen cari açığın büyümesi ve yüksek enflasyona atıfla.

Döviz kurunun yükselmesinin sadece enflasyonu ateşlemesi değil, aynı zamanda yüksek dış borcu da büyüttüğüne vurgu yaparak.

MANİDAR ENFLASYON

Bakan Şimşek, S&P’nin daha ileri bir takvimde açıklayacağı değerlendirmeyi öne çekmesini ve not indirimini manidar bulduğunu paylaşırken; S&P ise henüz yeni artış yapılan Merkez Bankası faizine işaret edip bunun hedef ve gerçekleşme açığını ve reel kur oynaklığını daraltmada yeterli olmadığını, Merkez Bankası’nın 2012’den bu yana enflasyon hedefini tutturamadığını işaret ediyordu. Daha bu açıklamanın mürekkebi kurumadan, dün açıklanan enflasyon, uyarıları onaylıyordu. Piyasanın gerisinde kalan Merkez Bankası, bunun sonuçlarından kaçamıyor; çekirdek enflasyon patladı.

S&P, bankaların sorunlu kredilerinin toplam varlıklara oranının Mart ayı sonunda yüzde 2.9 olarak görünse de bunun potansiyel

Yazının Devamını Oku

Sıkı olmayan politikaya sadeleştirme havucu

1 Mayıs 2018
Dün Merkez Bankası başkanı Murat Çetinkaya’nın Enflasyon Raporu sunumundan önce NTV’ye çıkan Başbakan Yardımcısı Mehmet Şimşek şunları söylüyordu:

“Yıl sonuna oranla enflasyonda 1.7 puanlık bir düşüş var, daha fazla düşüş bekliyorduk, biz lirada bu kadar hızlı değer kaybı öngörmüyorduk. Burada temel sorun lira. Liradaki hızlı değer kaybı enflasyonun tek haneye inmesini en azından geciktirdi, öteledi.”

Sorunun tam da ana damarı burası; enflasyon hedefini yüzde 5 olarak koyan ve vatandaşa bu hedefi gösterirken yeterli politika oluşturmayan, ama hedefe değil de “tek haneye” düşmeyince bahanelere sarılan, para politikası yeterince sıkı olmayan ve yurttaş nezdinde güven kaybeden, bu yüzden yurttaşın ve şirketlerin dövize yönelmesi sonucunda “biz lirada bu kadar değer kaybı beklemiyorduk” diye açıklama yapan politika yürütücüleri. Bakan Şimşek, politikaya atılmayıp hala bir analist olarak uluslararası bir yatırım şirketinde çalışıyor olsaydı bu açıklamaya yaklaşımı da tam olarak böyle olurdu.

İşte bu söyleşinin sonlarına doğru, Merkez Bankası Başkanı Murat Çetinkaya’nın İstanbul’daki Enflasyon Raporu sunumu başladı.

Ocak ayında “Enflasyonu düşürmeye odaklı ve sıkı bir politika duruşu altında, enflasyonun yüzde 5’lik hedefe kademeli olarak yakınsayacağı; 2018 yıl sonunda orta noktasının yüzde 7.9 olarak gerçekleşeceği” tahminini paylaşan Merkez Bankası, dün açıklanan tahminlerde 2018 yıl sonunda yüzde 8.4 olarak veriyor. Hani sıkıydınız? Hedeften o kadar uzak ki; “sıkı olduğu” sadece bir şehir efsanesi. Kimse inanmıyor; en yakın beklenti “hedefin iki katı enflasyon”. Bankanın kendi derlediği Beklenti Anketi’nde yılsonuna yüzde 10.07, bir yıl sonrasına yüzde 9.62, 24 ay sonrasına yüzde 8.63’lük enflasyon beklentisi vardı. Eğer tahvil piyasasına bakarsanız iki yıllık faizler yüzde 14.30’da; 0.75 puanlık faiz artışına da bu tahminlere de prim verilmiyor.

Sıkı olmayan ama “sıkı durduğunu” söyleyerek buna inanacağımızı düşünen bir merkez bankası, enflasyondaki başarısızlığı ile durmadan anlattığı hikayeleri kaybediyor.

Dünkü yeni hikâye, daha doğrusu yeni “havuç” da “sadeleşmenin” yakında gerçekleşeceği idi. Toplantıya katılanlar sadeleşmenin ayrıntılarını talep edince, “çok yakında” ama çerçevesinin ne olduğuna karar verilmemiş bir sadeleşme olduğu görülüyor. Geçmiş sadeleşme adımının faiz düşürme odaklı olduğu hatırlanırsa normalleşme yerine bunun da aynı yolda ilerleyeceği ve kredibilitesi yok. Başkan Çetinkaya, “Operasyonel çerçeve tartışıldığı zaman merkez bankaları açısından sadeleşme dediğimiz hemen tek bir adım, nihai adım ve bu çerçeveye dair net bir bilgi bekliyorsunuz. Ancak burada operasyonel çerçeveye ilişkin merkez bankalarının farklı uygulamaları var” diyerek, işte bu “havucu” gömüyor. “Yapılacak şey belli” ama “operasyonel çerçevenin”, olması gerektiği gibi değil, seyreltilerek yapılmasına imkan veren bir “kaçış rampası” olacağı açık.

SADELEŞTİRME NASIL YAPILMALI?Sadeleştirmenin, mevcut faiz seviyesinde olması gereken nihai formatı şu; Merkez Bankası piyasaya verdiği paranın tamamını şu anda yüzde 13.50 ile Geç Likidite Penceresi’nden veriyor. Oysa bunu hali hazırda faizi yüzde 8’de olan kullanılmayan haftalık repo penceresinden yapması gerekiyor; faizini de güncelleyip yüzde 13.50’ye çekerek. Mevcut faiz ve çerçevede sadeleşme yapılırsa bankacılığın likidite ihtiyacının bir hafta vadeli repo ile yüzde 13.5’den karşılanıyor olması, ilave hallerde ve arızi durumlarda bankalararası para piyasasından gecelik olarak karşılanması gerekiyor. Bu pencerenin faizi de haftalık repo faizinin üzerinde olmalı. Mevcudu yüzde 9.25’te, yeni hali de en az yüzde 14.50’ye çekilmeli. Bunun da üzerinde, Geç Likidite Penceresi olur; bunun oranı da yüzde 16.5 gibi yüksek bir orana çekilmeli ki bu pencerenin “alarm zillerini çaldıracak” bir pencere olmasından dolayı. Merkez Bankası, gün sonunda elinde likidite kalan bankalardan borç alma faizini de bugünkü yüzde 7.25’ten 12.50’ye çekerek, TL’nin istikrarı için bir taban faiz çeker. Böylece bir yandan da yüzde 13.50’den swap işlemi ile para çekme tiyatrosuna da son verilir.  Gecelik 12.50-14.50 arası bantta, haftalık olarak da yüzde 13.50 ile piyasaya gereken likiditeyi verir.  Bu oranlar mevcut temel göstergelere göre sıkı olmasa da veri fonlama faizi çerçevesinde sadeleşmenin nasıl yapılacağına örnek olarak verildi.

Yazının Devamını Oku

Altın borçlanmak iyi bir fikir mi?

27 Nisan 2018
CUMHURBAŞKANI Erdoğan, ilk kez 2016’da dile getirdiği “altınla borçlanma-ödeme” düşüncesini son dönemde yeniden seslendiriyor.

“Dolarla sürekli olarak dünya bir kur baskısı altında kalıyor. Devletleri ve milletleri bizim bu kur baskısından kurtarmamız lazım” diyerek, dolarla borçlanma yerine altın borçlanma modelini öneriyor.

Altın fiyatlarındaki yakın geçmiş fotoğrafına bakmak aydınlatıcı olabilir.  Şu sorudan hareketle; acaba AK Parti’nin iktidara geldiği 2002 sonunda 100 TL karşılığındaki bir miktarda altın borçlanmış olsaydık bu yıl mart ayında geri ödüyor olsak ne ödeyecektik? Ya da o kadar altını ödemek için ne kadar TL ödememiz gerekecekti? Yanıtı 980 TL.

2002 sonundan 2018 Mart sonuna kadar olan dönemde, altının uluslararası piyasada ons değeri 4 kat artarken, TL’nin de değer kaybı ile birlikte; altının TL karşılığı 10 kata yakın artmış. Bu dönemin başında sadece dolar borcu yapanların, aynı dönemin sonunda getirmeleri gereken TL miktarı kabaca 2.5 kat artarken, altın borcu olanların getirmeleri gereken TL miktarının 10 kat artmış olduğu görülüyor. Böyle bir altın borcuyla, genel fiyatlar bile 3.8 kat artarken “mali açıdan sağ çıkmak” mümkün olamazdı. TL’nin değer kaybına bir de altının değer artışı eklenince bu fotoğraf çıkıyor. Geçmiş deneyim geleceğe de ışık tutar.

Tek başına Türkiye değil, diğer ülkeleri koyarak; kendi ülkesinde ulusal parası ile 100 birimlik altın borcu olanın bugün ne kadar ödeyeceğine bakılsaydı gelişen ülkeler içinde de şampiyonluk bu 10 katlık artışla Türkiye’ye ait görünüyor.

Altın önerisi tek başına bir rezerv tutma, saklama önerisi olsaydı; politik bir tercih olarak görülebilirdi. Bunu yapan ülkeler var; Çin ve Rusya son yıllarda rezervlerindeki altın miktarını hızla yükseltiyorlar.

Sorun şurada; altınla borçlanma ve altınla ödeme günümüz finansal sisteminde yeri istikrarlı olan bir yol değil.

Biri dese ki “Dolarla borçlandırıp, dolarla ödeme sisteminde olunca bize hasar vermeleri kolay oluyor”, bu gibi bir önerme de pek doğru değil. Hasar yaratan kur baskısını yaratan; borçlandığınız ya da ödemede kullanılan paranın cinsi değil, borçluluk düzeyine karşın elinizde yeterince döviz varlığınızın olmaması, yeterince döviz gelirinizin olmamasıdır. Diğer açıdan, borcunuzun yüksekliğine uygun önlemler almamış olmanızdır.

Doların (döviz) yerine altın kullanmak sanıldığı kadar

Yazının Devamını Oku