Tufan Dalgıç

Hekimlerin son çaresi ‘Grev’

17 Mart 2022
Hekimlerin ülke genelinde 14-15-16 Mart tarihlerinde grev kararı alması büyük tartışmalara neden oldu ve ne yazık ki en üzücü olay Bandırma’da yaşandı.

 Bandırma Eğitim ve Araştırma Hastanesi Başhekimi Muzaffer Şenveli’nin grevin ilk gününde iki anestezi uzmanı doktor ile tartışması ülke gündemine oturdu. Buradaki tartışmaya neden olan konu benim anladığım kadarıyla; bir hasta daha önceden ameliyat günü verilmesine karşın o gün grev olduğu gerekçesiyle ameliyata alınmıyor. Bu arada acil ameliyat olması gereken hastalar zaten ameliyat oluyor. Hastanın şikâyeti üzerine hekimlerle görüşmeye giden başhekim de ameliyatın acil olduğunu ve yapılması gerektiğini söylüyor, doktorlar ise ameliyatın acil olmadığını kendilerinin buna karar verebileceklerini anlatıyor.

Başhekimin doktorlara gidip konuyla ilgili görüşmesinde hiçbir sıkıntı ya da sorun yok ancak kullanılan dil hiç hoş değil ve en son güvenlikçilere söylenen cümle ise “Paketleyin bunu”. (Hekimseniz en azından doktorlarla ilgili dizi izleyin polisiye ve mafya dizi izlemek sizlere yakışmıyor) Başhekim her türlü soruşturmayı açabilir, bunu yapmaya hakkı var; ama hekimlere ya da çalışma arkadaşlarına bu şekilde davranmaya hakkı yok. En üzücü olan durum ise Bandırma’nın bu yaşananlarla gündeme gelmesi… Muzaffer Şenveli’nin hem meslektaşlarına hem kamuoyuna bir özür borcu var.

Zaman zaman hekimlere kızdığımız, söylendiğimiz oluyor; ama onlar var oldukları için bunu yapabiliyoruz. Kısacası bizler, derdimize çare bulmak için hekimlere gidiyoruz. Peki, hekimler de dertlerine çare arıyor olabilirler mi? Aslında işin özü hekimlerin güvenlik, ekonomik ve çalışma saatleri konusunda yaşadığı sıkıntıyı kamuoyuna ve iktidara duyurma çabası. Hekimlerin de derdini duyurmak için son çaresi grev. Kaldı ki acil durumlarda hastalara bakılmaması gibi bir durum yok, acil hastalara her zaman bakılıyor.

ONLARA SAHİP ÇIKIYOR MUYUZ?

Hekimlerin korkmadan, ekonomik kaygı yaşamadan sağlık hizmeti vermesi hepimizin ortak derdiyse hekimlerin sorunlarını dile getirdiğinde yanlarında olmamız gerekiyor. Oysaki toplumun genel kesimi hem hekimlerin yaptığı işi küçümsüyor, hem aldıkları maaşları asgari ücretle karşılaştırıyor. Bugüne kadar verilen emekleri, kurtarılan canları ne yazık ki kimse dile getirmiyor. Bandırma Eğitim ve Araştırma Hastanesi’nde 14 Mart günü 15-20 doktor ve sağlık emekçisi kantin önünde bir araya gelerek dertlerini kamuoyuna duyurmaya çalıştı. Tam o sırada etrafta onlarca hasta ve hasta yakını vardı. Bir tek kişi açıklamanın yakınına bile gelmedi. Uzaktan izlediler ve basın açıklaması sonunda doktorların alkışlı protestosuna bir tek kişi dahi eşlik etmedi.

Düşünün ağır yaralısın ve sizi ameliyat edecek doktor biraz önce koridorda saldırıya uğradı ve ameliyatınızı yapamıyor. Düşünün 36 saat acilde nöbeti olan bir doktor var ve siz 35’nci saatte gidip onun o yorgun ve bitkin halinden şifa bekliyorsunuz. Hekimler ve sağlık emekçileri ne kadar rahat ederse işlerini de o kadar iyi yapacaklardır. Unutmayın! Salgın döneminde canını hiçe sayarak hayat kurtaramaya çalışan, bu uğurda yaşamını kaybeden sağlık emekçileri bizim için hala kahramanlar…

Bu yazıyı, çocukken her hasta düştüğümde koşan, benim yaşama tutunmamı sağlayan Dr. Ali İhsan Güler ve merhum Dr. Sadi Beyazıt’a ithaf ediyorum. Beni yaşattınız ve ben bugün sizlerin ve sizin gibi insanları hayata bağlayan hekimlerin yanındayım.

Yazının Devamını Oku

Sizce cani iki cana kıymadı mı?

18 Şubat 2022
Bandırma’da 19 yaşında 4 aylık hamile Hazal Alpyörük’ü birlikte yaşadığı Kadir Meşe, 19-20 yerinden bıçaklayarak katletti. Katil zanlısı Meşe, çıkarıldığı mahkemece tutuklanarak cezaevine gönderildi.

Cinayetin işlendiği ilk dakikalardan itibaren öğrendiğim her bilgi, her detay biraz daha canımı yaktı, vicdanımı sızlattı. Bütün bu detaylar arasında canımı en çok yakan mağdur Hazal’ın 4 aylık hamile olmasıydı. Nasıl yorumlarsınız bilmem ama Hazal, belki de karnındaki bebeğin yaşaması için onca bıçak darbesine rağmen yaşama tutunmak için çırpındı. Hastaneye kaldırıldığında hala nabzı vardı ve son ana kadar sadece kendi için değil, doğmamış bebeği için de yaşama tutundu… Hastaneye kaldırılmasından 1-2 saat sonra ne yazık ki acı haberi aldık.
Cinayetin işlenişi konusunda birçok detay var ve belki de birçok insan bunları konuşuyor ancak örnek olmaması adına ben bunları yazmayacağım. Size şu kadarını söyleyebilirim; katil yalnızca öldürmek amacıyla bıçaklamıyor, aklınıza dahi gelmeyecek şekilde bıçakla işkence ediyor… Duysanız insan olmaktan hatta o kişi ile aynı havayı solumaktan utanırsınız.

BİR CANA NASIL KIYILIR?

Özellikle kadın cinayetlerinde canilerin en çok karşımıza çıkan savunması “Kıskandım, beni aldattı, aldattığından şüphelendim, namusumu temizledim” gibi basmakalıp şeylerdir. Bunların bir benzerini de Hazal’ın vahşice katledilmesinde yaşadık. Katil zanlısı adliyeye çıkarılırken (Bir insanın doğmamış bir bebeğe nasıl kıyabileceğini tahayyül edemediğim için) “Hamile olduğunu biliyor muydun?” sorusunu yönelttim. Kadir Meşe ise sorum üzerine “Benim yerimde kim olsa aynını yapardı” dedi. Ne yazık ki ataerkil toplum, namusu, aldatmayı ya da bunlarla ilgili şüphe duymayı tekeline almış. Öldürmenin “kendine hak” olduğunu savunabilen, yalnızca yok etme içgüdüsüyle hareket eden erkekler yaratmış. Eşinizden, karınızdan, sevgilinizden bir zarar gördüyseniz adalete başvurun, ayrılın… Gerçekten sevdiyseniz de ayrılığın ve yalnızlığın bir zahmet acısını yaşayın. Unutmayın “Öldürmeyen acı güçlendirir”
Bir kadını, erkeği ya da bir canlıyı öldürmek kutsal yaşam hakkını yok etmek, hukuki deyişle “Kasten öldürme” suçu. Bandırma’da yaşadığımız olayda ise dikkat çekmek istediğim ve vicdanımı rahatsız eden hukuksal düzenlemelere ihtiyaç duyulan birkaç nokta var. Bunlardan ilki katil zanlısının gebe bir kadına karşı işlediği suç yani gebe bir kadının öldürmesi… Ancak burada katil zanlısı yalnızca kadını değil karnındaki bebeği de hayattan koparıyor. Hukuk, dünyaya gelmediği için anne karındaki 4 aylık bebeği bir birey olarak kabul etmiyor. Burada anneye karşı işlenen suç ön planda ve bunun adı da “Gebe kadına karşı işlenen suç”

ADALET VE BİLİM EL ELE VERMELİ

Yukarıda anlattığım duruma paralel olarak Hazal’ın öldürülmesi hepimizi derinden yaraladı. Ancak Hazal’ın doğmamış çocuğu için ise hiçbir hukuki yaptırım yok (Sadece Gebe Kadına karşı işlenmiş suç). Hukuk karşısında, dünyaya gelmediği için O bir birey değil ama 6. haftadan itibaren kalbi atmaya başladı, bilimsel olarak 10. haftadan itibaren kol, bacak gibi uzuvları oluştu ve O doğmamış bebek 4 aylıktı. İşin bir diğer garip yanı ise Türkiye’de canlı doğumlarda bebeklerin yaşamını kaybetme oranı binde 2, gebelik döneminde kaybedilen bebek sayısı da bu verilere yakın. Dolayısıyla sağlıklı ve 19 yaşında genç bir kadın olan Hazal, 5 ay sonra çok yüksek bir ihtimalle çocuğunu kucağına alacaktı. Bizler Hazal’ı katledenlerden elbet hesap soracağız ama bebeği için ne üzücü ki hesap sorma şansımız yok. Vicdanınız unutmasın katil iki cana kıydı…

Yazının Devamını Oku

O tünelde mübadiller yatıyor

11 Şubat 2022
Bu dünyada sürgün edilen ya da göç etmek zorunda bırakılan milyonlarca insanın çağlar boyunca acı hikâyesini duyduk ve 21’nci yüzyılda da duymaya devam ediyoruz. Kitle iletişim araçlarının geliştiği, dünyanın “Küresel bir köy” haline geldiği bugünlerde bile ne yazık ki, yaşanan acıları içselleştirememek gibi kötü bir alışkanlığımız var. Belki de insanlar bir başkasının yaşadığı o acılara bakarak haline şükrediyor…


Okurken ya da izlerken acıdan bahsetmek kolay, bir süre sonra hüzün dağılıp gidiyor. Peki, okuduklarımızı ve izlediklerimizi yaşasak ne olurdu?
Bir gün biri bize dese ki “Her gün üzerinden geçtiğiniz tren yolunda, bu ülkeye yaşamak umuduyla gelen çocuklar, anneler, babalar yatıyor” Ölüler, mübadele ve tifo… Attığımız her adımda acıyı hissederek bir daha yaşanmaması için bir şeyler yapmaz mıydık?
*
Benim de tesadüfen karşılaştığım ve canımı yakan bir konudan size bahsetmek istiyorum. 1924 yılında Yunanistan’dan Bandırma’ya gelen mübadiller, tifo salgını nedeniyle yaşamını kaybettiğinde bugün Ordu Caddesi üzerinde bulunan tren yolu tünelinin etrafına gömülüyor. Ölenlerin ne mezarları biliniyor ne mezar taşı var.
Türkiye Lozan Mübadilleri Derneği Yönetim Kurulu Üyesi Alper Yapan ile Bandırma’da gerçekleştirilen mübadillerle ilgili bir anma programında sohbet etme fırsatımız oldu. Alper, ailesinin hikâyesini ve Bandırma’ya gelen mübadillerin yaşadıklarını anlattı.
1924 yılında gelen mübadillerin 4. kuşağı olan Alper Yapan, “Benim ailem Akdeniz vapuruyla 9 Mart 1924’te Bandırma’ya geliyor. O dönemde tifo salgını var. Karantina için Ordu Caddesindeki tren yolu tünelinin bulunduğu yerde bir hapishane var. Burası karantina bölgesine çevriliyor. O karantina bölgesine gelen mübadiller götürülüyor. O mübadillerden 11’i tifodan dolayı hayatını kaybediyor. O hayatını kaybedenler tren yolu tünelinin etrafına gömülüyor. Aslında orası tifodan kaynaklı mübadele mezarlığı.” dedi.

Yazının Devamını Oku

Büyükşehir muhtarı icraya verdi

28 Ocak 2022
Ülkemizin yönetim anlayışında muhtarların önemi çok büyük. Muhtarların üstlendiği işlere baktığımızda da halka en yakın seçilmiş kişiler olduklarını görüyoruz. İnsanların başına bir şey geldiğinde ilk koştuğu yer muhtarlıklar. Ancak özellikle Balıkesir’de muhtarların ciddi sorunları var.

Bandırma özelinde ofisleri ve internet giderleri Bandırma Belediyesince karşılanan muhtarlar, ofislerinde kullandıkları suyu, elektriği, doğalgazı ve ulaşım gibi giderlerini kendileri karşılamak zorunda. Devleti temsil eden, vatandaşın sorunlarını çözerek belediyelerin yükünü azaltan muhtarlar ne yazık ki birçok imkândan mahrum bir şekilde hizmet vermeye çalışıyor.

*
Yukarıda kalem kalem yazdığım giderler ne yazık ki Balıkesir Büyükşehir Belediyesi tarafından karşılanmıyor. Karşılanmadığı gibi bir de su parasını ödemediği için BASKİ tarafından icraya verilen muhtarlar var. Bu icra işleminin asıl üzücü tarafı ise bin lira ana borcun muhtardan faizi ve avukat masrafı ile birlikte 2 bin 700 lira olarak alınmak istenmesi. Umarım yukarıda bahsettiğim sorunlara Balıkesir Büyükşehir Belediye Başkanı Yücel Yılmaz çözüm üretebilir. Sadece faturalar değil, ulaşım da muhtarlar için son derece önemli. Çünkü birçoğu toplu taşımayı kendileri için değil vatandaşın işi için kullanmak zorunda kalıyor ama ücretsiz biniş hakları bile yok. Aldıkları ödenek ise vatandaşın işine koştururken ya da ihtiyaç sahibi insanlara destek olurken eriyip gidiyor. Unutmadan muhtarlar, salgın döneminde vatandaşın getir-götür işinin yanı sıra filyasyon ekiplerinde de görev aldı. Bu konuda da muhtarlar fedakârlık yaptı; koronavirüse yakalanıp ofisini açamadığında yine ödeneklerinde kesinti oldu.

*
Toplumda “Muhtarlık Maaşı” olarak bilinen Muhtarlık Ödeneğine de bir miktar değinmek lazım. Önümüzdeki ay 4 bin 250 liraya yükseltilen bu ödenekten muhtarlar ofisleri açtıkları sürece yararlanıyor. Muhtarlar ofise gitmediğinde, hastanede dahi yattığında bu ödenekten kesinti yapılıyor. Muhtarlar ofiste bulunmayacağını kaymakamlığa bildiriyor ve muhtarın yerine hangi aza kalacaksa muhtardan kesilen ödenek ona ödeniyor.
Muhtarlar mahallerde yalnızca icra takiplerinin, resmi evrakların bırakıldığı yerler değil. Belediyeler ya da devlet tarafından dağıtılan yardımların gerçekten ihtiyaç sahiplerine gidip gitmediği konusunda en güvenilir ve takip yapan kişiler, mahallenin sorunlarını yerel yönetime ileterek çözümün takipçisi oluyorlar. Bu noktada da hem devletin hem belediyelerin yükünü ciddi şekilde omuzluyorlar. Bunun dışında faturasını ödeyemeyip bırakan, kirasını ödeyemeyen, hukuki anlamda sıkıntı yaşayan, şiddete uğrayan kadınların ilk koştukları yer. Mahallede kimin ne derdi varsa hepsi muhtarların sorumluluğunda. Bu denli büyük sorumluluklar yüklenen muhtarların, fatura ve ulaşım gibi sorunlarına belediyeler tarafından bir çözüm bulunmasını beklemesi en doğal hakkı.
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın muhtarlara verdiği değerin yerel yönetimlerde karşılık bulmaması ise işin ironik yanı…

Yazının Devamını Oku

“Üff Püf” yapan hekimler de olmasın

21 Ocak 2022
Son dönemde yaşanan sağlık emekçilerine yönelik şiddet olayları hepimizi kahrediyor.

Öncelikle sağlık emekçilerine yönelik gerçekleştirilen her türlü saldırı ve şiddet olayına toplumsal olarak tepki göstermemiz gerekli. Çünkü bir sağlık emekçisine uygulanan şiddet, onun hastaya müdahale etmesini engelleyerek şifa bekleyen hastanın yaşamıyla oynamak anlamına geliyor. Her ne olursa olsun toplumda sağlık emekçileri saygınlığını koruyan ve insanların değer verdiği önemli mesleklerden biri. Bizlerin sağlık emekçilerinden beklentisi ise hastasıyla insanca iletişim kurarak şifa dağıtması. Bu konuda sağlık emekçilerine güvenimiz tam ancak bu büyük sağlık camiasında zaman zaman bazı hekimlerin de rahatsız eden yaklaşımları ile karşı karşıya kalabiliyoruz.

*
Geçtiğimiz günlerde diş ağrısı üzerine mevcut Ağız ve Diş Sağlığı Merkezine başvurarak acilden giriş yaptım. Barkodda yazan hekimin odasına gittiğimde saat 15.00 sularıydı. Hekim beni görünce “Üff, püh” diye yakarışlarda bulunarak ilaç yazdı, yani benim orada bulunmamdan rahatsız olmuşçasına. Düşünsenize şifa bulmak için gittiğiniz bir yerde sizi “Üff Püff” diye karşılayan bir hekime şikâyetinizi anlatmak zorunda kalıyorsunuz. Sonra da bu yaklaşıma rağmen onun elinden şifa bekliyorsunuz. Neyse ilacımızı yazdı.
Derdini az buçuk düzgün şekilde anlatabilen biri olduğum halde bu denli itici ve rahatsız eden bir davranışla karşılaştım. Ağız ve Diş Sağlığı Merkezine başvuran diğer insanları düşündüğümde “onlar kim bilir nelerle karşılaşıyor?” sorusu aklıma geldi. Hastalar size saygı gösteriyor, “hocam” diye hitap ediyorsa en azından sizler de insanca davranabilir, insanca iletişim kurabilirsiniz. Hastaların da beklentisi yalnızca bu…

*
Bir küçük anımı da paylaşmak istiyorum. Günün birinde yine Ağız ve Diş Sağlığı Merkezinde acilden giriş yapan bir abimiz, sıra bende olmasına rağmen kendini can havliyle doktorun odasına attı. Oradaki görevli uyarınca dışarı çıkmak istedi ve bende “Yok yok siz girin” dedim. Kim bilir nasıl bir ağrı çekiyordu. Kapı açık olduğu için baktım ayakkabılarını dişçinin koltuğuna oturmadan çıkartmaya çalışıyor. Neyse uyardılar da ayakkabıları ile koltuğa uzandı. Gördüğünüz gibi bizim insanımız “Aman koltuk kirlenmesin” diye ayakkabılarını çıkartacak kadar düşünceli. Şimdi bu insana kızılır mı? Niyeti belli, daha önce belki de oiş hekimine bile gelmedi. Sağlık emekçilerine yönelik her türlü şiddeti kınıyoruz ve her zaman onların yanındayız, onlardan tek isteğimiz ise insanca iletişim kurarak derdimize çare olmaları… Bize düşen görev; nasıl ki sağlık emekçilerinin şiddet başta olmak üzere her türlü sorununu gündeme taşıyorsak vatandaşların da şikâyetlerini dile getirerek sorunlara çözüm üretilmesinin takipçisi olmak.

Yazının Devamını Oku

Füzeler Bandırma’ya verilsin

31 Aralık 2021
Bandırmalı bir grup gencin 1950 yıllarda gerçekleştirdiği füze denemeleri konu alan ve gerçek bir hikâyeden beyaz perdeye aktarılan “Bandırma Füze Kulübü”nün geçtiğimiz hafta çekimleri Bandırma’da da gerçekleştirildi. Filme Bandırmalılar yoğun ilgi gösterdi ve 200’e yakın Bandırmalı figüran filmde görev aldı.

Filmin yönetmen koltuğunda oturan Ömer Faruk Sorak’la kısa bir sohbet etme imkânımız oldu. Sorak, çekimlerin Mudanya ve İstanbul’da kurulan platolarda yapıldığını, Bandırma’nın ise 3-5 bina dışında tarihi dokusunu kaybetmesi nedeniyle çekimler gerçekleştiremediklerini kaydetti. Bandırma’nın filmde yer alması bugün nikah salonu olarak kullanılan yapı sayesinde oldu. Dönemin iskele binası olan ve bugün Belediye Nikah Salonu olarak hizmet veren alanda set kuruldu ve birkaç sahne çekildi. Bütün olumsuzluklara rağmen Bandırma’nın filmde yer alması sağlandı. Filmin mart ayında vizyona girmesi planlanıyor. Umarım Bandırma’ya özel bir gala da yapılır.

1960 YILLARI KAYDETMEK

Değerli gazeteci büyüğüm Erdem Özcan’ın Bandırma Füze Kulübü ile ilgili arşivini ve çektiği fotoğrafları incelerken biraz film ve o dönemlerde yaşananlarla ilgili sohbet ettik.
Kendisi bu konuda çok daha detaylı yazılar kaleme alacaktır.
Bana verdiği iki fotoğraf konusunda ise dikey durumda bulunan füzenin Bandırma Füze Kulübü tarafından üretilen füze, yerde infilak edeninin ise Krikor Divarcı’nın füzesi olduğu bilgisini verdi. Yıl olarak ise 1960’ı işaret etti.
Filmin ilk fragmanında benzer füzelerin olduğu dikkatimden kaçmadı. Peki, sizce de filmde kullanılan füze ve o döneme ait olan planlar, eskizler gibi çeşitli materyallerin Bandırma’ya hediye edilmesi ve kentimizde sergilenmesi şık olmaz mı?

Yazının Devamını Oku

Kitap günlerini geride bıraktık

1 Ekim 2021
20-26 Eylül tarihleri arasında Bandırma Belediyesi tarafından düzenlenen “3’üncü Bandırma Kitap Günleri” bir hafta boyunca Cumhuriyet Meydanı’nda 52’i yazarı ve 40 yayın evini konuk etti.

Kitap günleri kapsamında yazarların yanı sıra aralarında siyasetçilerin de bulunduğu 16 tanımış isim söyleşiler gerçekleştirdi. Kitap günleri birçok farklı tartışmayı da beraberinde getirmiş olsa da salgın döneminde evlerine kapanan insanların bu tip etkinliklere ihtiyaç duyduğunu ve alanı doldurduklarını gördük. Etkinliğin organizasyonunda başta kültür müdürlüğü personeli olmak üzere Bandırma Belediyesi ciddi emek verdi ve ufak tefek eksiklikleri saymazsak kitap günleri sınavından başarıyla geçtiler.
Burada özellikle dikkat çekmek istediğim nokta; Bandırmalı yazarlar ve yurdun dört bir yanından konuk olarak kitap günlerine katılan yazarlar hep birlikte kendilerine ayrılan aynı alandaki masalarda imza etkinliklerini gerçekleştirdi. Özellikle, Bandırmalı yazarların da okurlarıyla buluşmasının önemsendiği bir kitap günlerini daha geride bıraktık. Unutmadan! Yanlış kullananları bir kez daha buradan uyarmak gerekli; yazarın, şairin, sanatçının “yereli” olmaz. Üreten insanların ortaya koydukları düşünce her zaman evrenseldir. Kitaplara konu olan mekanlar, kişiler Bandırma’ya ya da farklı bir kente dair olabilir. Bu kentte yaşamak ya da kitaplarına Bandırma’yı konu etmek yerellik anlamına gelmez. Önemli olan ortaya koyduğun düşüncenin evrenselliği daha doğru bir tabirle eserlerin okuyan insanların yaşamlarına öykünebilmesidir.

SANATI VE SANATÇILARI İÇSELLEŞTİRMEK

Yukarıda kitap günlerinde başta Bandırma Belediyesi Kültür Müdürlüğü ve belediye personelinin verdiği emekten kısaca bahsettik, hepsinin ellerine sağlık. Ancak böyle etkinliklerin mutfağında önemli sorumluluklar alan insanlar vardır, bunları pek bilmeyiz. İşte bu “Kitap Günleri”nde de çok yakından tanıdığım CHP Bandırma Belediye Meclis Üyesi Nüvit Erten’in büyük emeği olduğunu biliyorum. Bizim için önemli olan Erten gibi insanların sayısını Bandırma’da artırabilmek. Çünkü Erten, Bandırma’nın entelektüel yaşamına yıllarca emek vermiş, birçok sanatçıyı da yakından tanıyan, yazın ve sanat alanında üretim yapan hemen herkesle aynı kaygıları taşıyan ve onların sesi olan bir isim. Kısacası Nüvit Erten, sanattan yana, şiirden yana, sanatçıdan yana... Kitap günlerinin arifesinde yaşadığı rahatsızlık edeniyle Kitap Günlerinin 2 ve 3’üncü günlerinde alanda bulunamasa da geri kalan günlerde hep alandaydı. Buradan Erten’in de ellerine sağlık diyelim.

EKSİKLER ORTADAN KALKSIN

Yukarıda kısaca değerlendirdiğimiz kitap günlerinde elbette eksiklikler de yaşandı. Bu eksiklerin başında da yazarlara imza günü için ayrılan alanın mevsim şartlarına uygun yapılmaması geliyor. Bir diğer sorun da yayın evleri davet edildiği için Bandırma’da faaliyet gösteren kitapçılara alanda yer verilememesi. Bu konu her ne kadar yayınevlerinin tutumuyla ilgili olsa da Bandırma Belediyesi Bandırmalı kitapseverlere de bir şekilde destek olmalı, yaşatmalı. Bandırma’da gerçekleştirilen kitap günlerinde tutumlu da davranıldı. Benim ulaştığım bilgilere göre; 1 hafta süren Kitap Günleri’nin maliyeti 350-400 bin lira arasında. Kısacası bu iş için milyonlar harcanmadı, harcanmasın… Kürsüler, kitap fuarları, söyleşiler kendini halkın üstünde gören seçkinci-elitistlerin değil, her zaman kendini halka anlatma ve halkı dinleme amacında olan sanatçıların olsun…

Yazının Devamını Oku

Çocuklar dünyayı değiştirir

24 Eylül 2021
Geçtiğimiz günlerde gerçekleştirilen ‘İlköğretim Haftası’ kutlamaları kapsamında Hasana Atlı İlkokulu’nda tören düzenlendi ve yaklaşık bir buçuk yıldır okullarından ayrı kalan öğrenciler, arkadaşlarıyla, öğretmenleriyle buluştu.

Yazıma konu olan durum ise; okulların açılması değil, Hasan Atlı Okulu’nun bahçesinde fazlalık olarak toprağın üzerine bırakılan bir bordürü bir öğrencinin tuvale dönüştürmesi ve koronavirüs döneminde açılan okullarımız için bana bir konuda ilham vermesi. Yetişkinler ile çocukları ayıran en önemli özelliğin hayal gücü olduğunu hep düşünmüşümdür.
İlköğretim Haftası törenlerinde Hasan Atlı İlkokulu’nun bahçesinde gördüğüm bordür üzerine yapılan resim de bir kez daha bana bunu hatırlattı. Bir çocuğun o bordür üzerine yapmış olduğu resimde sarı bir güneş, mavi bulutlar, kollarını havaya kaldırmış bir kız ve kocaman bir bina vardı. Yolu yapanlar için fazlalık olarak görülen ve toprağın üzerine gelişi güzel bir şekilde bırakılan bordür, bir çocuğun tuvali oldu ve şimdi ben de o yapılan resmi görerek sizlere çocukların kalıpların dışına çıkan hayal gücünü anlata bilme imkanı yakaladım.
*
Yukarıda anlattığım resmi yapan çocuk aslında yalnızca bir resim yapmadı. Bulunduğu ortamı resimle güzelleştirdi ve yaşadığı o ortama aslında bir değer kattı. Yetişkin bakış açısıyla düşündüğümüzde çocuğun aynı resmi bir kağıda yapmasının daha doğru olduğunu ya da çizgilerinin daha güzel olacağını düşünebiliriz. Çünkü bizler bir şey yaparken önceliğimiz diğer insanların tepkileridir, beğenilme isteğidir. Oysa bu resmi yapan çocuğun ne birlerine yaptığı resmi beğendirme derdi vardı ne de birileri tarafından onanmaya ihtiyacı… Aslında bu resmi yapan çocuk resim sanatı ile bulunduğu ortamı değiştirmek istedi. Buna benzer şeyleri çocuklarda çok sık görebiliyoruz. Bulundukları alanlara resim yapma daha doğrusu o ortamı değiştirme içgüdüsüne sahipler sanki…

OKULLAR DAHA DA RENKLENSİN…

Yukarıda anlattığım bir bordür taşına yapılan resim, yaşadığımız koronavirüs salgını döneminde okullarda birçok farklı etkinlik yapılarak çocukların okullara duydukları aidiyeti artırabileceğimizi aklıma getirdi. Bir buçuk yıldır okullarından uzak kalan öğrenciler ne yazık ki adaptasyon sorunu yaşıyor ve bu konuda da yapılacak en önemli şey çocukların okula karşı duyduğu aidiyet duygusunu artırabilmek. Okulun gri taşlarını tuvale dönüştüren, hayal güçlerini o taşlara işleyen çocuklar okullarını daha çok sahiplenmez mi? Eğitimi, öğretimi dört duvar arasına sıkıştırarak çocukları gökyüzünden alıkoyuyoruz. Belki koronavirüs sürecinden birkaç iyi şey çıkarabiliriz. Ne bileyim bazı dersler mevsim elverdiğince bahçede, ağaçların altında işlenir. Belki öğretmenler çocukların bordürlere, duvarlara resim yapmasına izin verir. Çocukların baştan aşağı emek vererek resimleriyle donattıkları okullar, gerçekten artık onların okulu olur.
Bugün yaşadığı çevreyi değiştiren, güzelleştiren o çocuklar, gün gelir dünyayı değiştirir, dünyayı dönüştürür…

Yazının Devamını Oku