Nora Romi

Deşarj olmak lazım, yoksa çocuklar yandı

4 Nisan 2009
Çok yakın bir kız arkadaşım vardı. Her şeyimizi her zaman konuşabilir, tartışabilirdik. Fakat ne zaman bahar olsa, belli dönemlerde 3-5 gün yok olurdu ortadan. Bilirim, kendini eve kapardı. Arardım, açmazdı. Benimle bile konuşmak istemezdi.
Bu bahsettiğim 15 sene önceydi. Anlamazdım, bu güzel havalarda neden kötü olduğunu. Ne var ki, sanırım artık anlıyorum. Son birkaç senedir bahar beni de, çevremdeki bütün anneleri de çarpmaya başladı. Aslına bakarsanız bunda değişen mevsimin etkisinden daha fazla, değişen hayatların, artan yaşın, görülemeyen geleceğin, ödemesi sarkan faturaların, karmaşası artan seçimlerin etkisi daha büyük.
Ben de daralıyorum. Ara ara korkuyorum. Sinirlerim gerilmiş durumda. Farklı karakterlerde pek çok anne ile hasbelkader bir araya gelip konuştuğumuzda, hepimiz aynı ortak şikayetlerden bahseder olduk. Bazılarının ekstradan sağlık sorunları da var üstelik. Kendilerinin olmasa da annelerinin ya da başka bir yakınlarının.
Geçen gün onlardan biri ile mutfakta takılırken bana döndü ve “Nora ya! İki sene öncemizi bir düşünsene. Sadece 2 sene önce nasıldık! Ne kadar keyifli ve eğlenceliydik, böyle sıkıntılarımız yoktu. Ne iyiydik!” dedi. Kalakaldım. Doğru söylüyordu.
Evet, biliyoruz bunlar da geçecek. Güzel günler de gelecek. Ama bu sırada insanlar birbirlerini hırpalıyor. Daha da önemlisi, biz anneler, lafımız ve gücümüz en çok çocuklarımıza geçtiği için onları hırpalıyoruz.
Geçen cumartesi tersimden kalkmıştım. Oysa ki akşama çok sevdiğim iki misafirim gelecekti ve bundan dolayı gerçekten heyecanlı ve mutluydum. Bilirsiniz her misafir insanı mutlu etmez! Buna rağmen güne aksi ve Sinan’a bağırarak başladım. Nasıl bir gün geçirmişsek, akşamki fırçadan sonra çocuk koptu artık ve onu sevmediğime inandığını söyledi. Bir an durdum. Pek çok sebepte haklı olsam bile ona karşı tepkilerim abartılıydı sanırım. Yanına gittim ve onunla konuştum. Bu aralar canımın sıkkın olduğunu, gergin ve tatsız olduğumu, bu yüzden de güçsüz kalıp çabuk sinirlendiğimi söyledim. “Beni idare et” dedim. Hatta “Beni uyar” dedim. “Ben bağırdığımda sen de karşılığında hep yaptığın gibi bağırma bana” dedim (Bana bağırmak ve ters cevap vermek de onun en naif huyudur da!).
Ben kendimi sakinleştirecek arayışlar içindeyim. Film arşivimi baştan aşağı yeniledim. Gerçek hikaye ve dönem filmlerini, bir de en sevdiklerimi işaretledim. Sonra müzik işine el attım ama farklı bir şekilde. Hayatımda benim için yeri olmuş insanların büyük çoğunluğunun kafamda belli bir fotoğrafı vardır. O insan deyince, aklıma ilk o görüntü gelir; onu hatırlamak istediğim görüntü olur bu genelde. Dolayısıyla da güzeldir. Yine bu insanların şarkıları da vardır kafamda. O şarkı ne zaman çalarsa çalsın, o kişi gelir aklıma.
Mesela annemle şarkım Paul Voudouris’den “It Takes Two To Tango”dur. Bu romantik parça ne zaman çalsa annem gelir aklıma (Sanırım harcadım şarkıyı!!!). Arkadaşım Elif’le de New Order’dan “Subculture”. Ve Pupo’dan “Su di noi!”. Kocamla, sıkı durun: “İkimiz Bir Fidanın Güller Açan Dalıyız!”
Oturup bu listeyi çıkarıyorum bu aralar. Artık görüşmediğim ama zamanında benim için değerli olan insanların da şarkıları duruyor kafamda. Bir de daha şarkı veremediğim birkaç kişi var. Onlar için de şarkı arıyorum.
Bu arada bir tek Sinan’ın şarkıları hızla değişiyor. Onun için bir süre ara vermem ve büyümesini beklemem gerekiyor sanırım. Bazı geceler müziği sonuna kadar açıp karşımızda insanlar varmış gibi dans edebildiğimize, kendi çapımızda şovlar yapabildiğimize göre, onunla sıkı bir listemiz olacak.
Deşarj olmaya çalışıyoruz işte. Biz annelerin kendilerini rahatlatmaları için böyle birkaç yol bulması lazım sanırım. Yoksa çocuklar yandı!
Yazının Devamını Oku

Annelere son haberler

28 Mart 2009
Sinan’ı emzirirken, acemi ve paranoyak bir anne olduğum için, hiçbir zaman hiçbir şeyden emin olamıyordum. Ne kadar emzirdim, kaç kere kaka yaptı, şimdi sıra hangi göğüsteydi gibi sorular ardı ardına sıralanıyordu kafamda. Bunun üzerine ben koca bir tablo hazırlamıştım. Her emzirmeyi, sırasını, süresini oraya not ediyordum. Şimdi bunları gülerek hatırlıyorum ama yaşarken, uykusuzluk ve yorgunlukla birleşen acemiliğin insana neler yaptırdığını çok iyi bilirim.
Piyasaya yeni bir ürün çıkmış; silikon emzirme bileziği. Karanlıkta parlıyor. Sağ sol tarafını çevirerek en son hangi göğsünüzden emzirdiğinizi, bir seferde ya da günde ne kadar süre emzirdiğinizi, en son saat kaçta emzirdiğinizi, ya da günde kaç bebek bezi kullandığınızI kolayca kayıt altına almanızı sağlıyor. Bilgi için http://www.milkbandsturkiye.com adresine bakabilirsiniz.

SANATIN İÇİNDE BÜYÜSÜN

Semiha Berksoy Opera Vakfı, kurulduktan 9 yıl sonra, İstanbul Rumeli Caddesi’ndeki yeni binasında, yoğun bir programla, her yaştan sanatsevere kapılarını açıyor. Konusunda uzman bir kadroyla, çocuklar için Yaratıcı Drama, Resim Atölyesi, Bale ve Çocuk Korosu; yetişkinler için ise, Tiyatro Stüdyosu ve Güzel Konuşma Eğitimi dallarında dersler veriliyor. Profesör Dr. Yücel Elmas yönetimindeki çocuk korosu eğitimi, çocuklarımızın küçük yaşlarda sanatla tanışmasını, sanatın içinde büyümesini amaçlıyor. Nur Berkan yönetimindeki bale bölümünde 3,5 yaştan itibaren klasik bale eğitimi veriliyor. Çocuğun müzik eşliğinde, grup içinde hareket edebilmesini ve arkadaşları ile paylaşarak dans etmeyi öğrenmesini amaçlıyor. 6-8 yaş arası gruplar içinse, sahne üzeri ve sahne gerisi kurallarının öğrenilmesi ve farkındalıklar yaratılması hedefleniyor. Vakfın eğitimlerinden faydalanabilmek için (0212) 209 46 77-79 numaralı telefondan bilgi alınabilir ya da www.semihaberksoyoperavakfi.org adresi ziyaret edilebilir.

EĞLENCELİ İNGİLİZCE

İngiliz dili eğitimcisi Linguaphone Group’un İngiltere’den getirdiği Pingu’s English Club; çocuklara en keyifli yollarla İngilizce öğretiyor. Yabancı dil eğitimini bilgisayar, müzik, resim, matematik, oyun gibi farklı disiplinlerle birleştiren ve 3 - 10 yaş arası çocuklara hizmet veren Pingu’s English Club, üç kurun sonunda günlük İngilizce’yi konuşabilecek düzeye getiriyor. Birinin ana dili İngilizce olan iki öğretmenleri var. Zengin multimedya materyallerle uygulanan eğitim, isteğe bağlı olarak hafta içi ya da hafta sonu verilebiliyor. Bilgi için tel: (216) 478 51 53 www.pingusenglishturkey.com

OTİSTİK ÇOCUKLARA DESTEK

Çocukların eğitimine katkıda bulunmak, ailelere hafta sonunda bir nebze olsun nefes aldırabilmek için gerçekleştirilen “Otizmli Çocuklar İçin Pazar Günleri Müzik/Beden Eğitimi” adlı proje, 8 Mart’ta başladı. Destek vermek isteyenler ayda 200 lira ile bir çocuğa sponsor olabilir, 1000 lira ile mekanın aylık kirasını üstlenebilir ya da eğitimci ücretlerini yüklenebilir. 500 lira karşılığında, dar gelirli bir aileden gelen otizmli bir çocuk, mayıs ayının sonuna kadar bu programdan faydalanacak. www.omad-otizm.org
Yazının Devamını Oku

Çorbayı baştan öğrendim

21 Mart 2009
Sadece bir anne olarak değil bir kadın olarak da yemek konusu önceliklerim arasında. Ama benim için lezzet, sağlıktan önce geliyor. Sağlık kısmının sporla dengelenebileceğini düşünüyorum. Geçen hafta kendimi Almanya’nın Heilbronn Kasabası’ndaki Knorr Kuru Gıda Uzmanlık Merkezi’nde buldum. Gezi sırasında pek çok yeni şey öğrendim.
Örneğin çorba, dilimize Farsça şorba kelimesinden girmiş. Kaynamış et suyundan yapılmış ve tuzlu suda ağır ağır pişmiş yemek anlamına geliyor. İngilizce çorba (soup) ise Sanskritçe kökenli ve iyi beslenme demek.
Küçük çocuklar, öğrendikleri yeni kelimelerin neredeyse yarısını yemek masasında öğreniyor. Yapılan araştırmalar, ailesiyle yemek yiyen çocukların, okulda daha başarılı olduğunu gösteriyor. Kişinin alkol ve uyuşturucu kullanımını azaltırken, obeziteyi ve anti sosyal davranışları engelliyor. Yine akşam sofraya oturan çiftlerin ilişki ömrü de uzuyormuş.
Beslenme ve Diyet Uzmanı Selahattin Dönmez, “Çorba katı besin kadar doyurucu. Çünkü midede iştahı baskılayan bir hormon salgılanmasını sağlıyor ve doyum oluşturuyor. Böylece daha az kalori alınmasını sağlıyor. Bir tas çorba 50-100 kalori arasında. Ayrıca günlük almamız gereken su miktarının da yüzde onunu kazandırıyor. İki yıl boyunca 5 bin Fransız yetişkin üzerinde yapılan araştırmanın sonucunda, haftada beş porsiyondan fazla çorba içen kişilerin gün boyunca daha az yağ ve kalori alma eğiliminde oldukları anlaşılmış. Düzenli çorba içen çocukların da cips, patates kızartması gibi atıştırmalıkları daha az yediği ortaya çıkmış. Ayrıca sebze yemelerini de kolaylaştırıyor. Pek çok çocuk, zaten ilk sebzesini çorba sayesinde yiyor” diyor.
Knorr Kuru Gıda Uzmanlık Merkezi’nin amacı, yeni ve yaratıcı ürünlerin, ülkelerin damak tadına uygun lezzetlerin yaratılmasını sağlamak. Farklı ülkelerden şefler bunun için orada. Örneğin Zeynep Yeğenağa. Ülkemize özel ezo gelin, yuvalama gibi yöresel çorbaların formüle edilmesinde çalışmış. Onun bilgisi, merkezin teknolojisiyle birleşince de ağzımızın tadına uygun çorbalar ortaya çıkmış.
Besteci Ludwig van Beethoven, “Yalan söyleyenin kalbi temiz olmaz. Kalbi temiz olmayan, iyi çorba yapamaz” demiş. Onu bilmem ama siz bunları bildikten sonra hayata 1-0 galip devam edebilirsiniz...

FAZLA KAYNATMAMAK GEREK

Bir şeyi fazla pişirdiğimiz zaman bütün besin değeri kayboluyor. Bu durum çorba için de geçerli. Yarım saat kaynattığımızda besin değeri düşüyor. Uzmanlar uzun uzun kaynatmamak gerektiğini söylüyor. Bu bakımdan, 15 dakikada pişen hazır çorbaların, yarım saat kaynatılan ev çorbasından daha fazla besin değeri taşıdığını savunuyorlar.
Hazır çorba üretilirken doğal ortamda yetiştirilen ve doğal koruma yöntemi ile kurutulan sebzeler kullanılıyor. Isı yardımıyla malzemelerin tüm suyu alınıyor. Suyu alınan malzemeler daha sonra ya küçük parçalar halinde doğranıyor ya da toz haline gelene kadar öğütülüyor. Ardından tariflere uygun olarak karıştırılıp farklı çorbalar yaratılıyor.
Yazının Devamını Oku

Hem hırslı hem tembel

14 Mart 2009
Yahu bir insan nasıl hem hırslı hem de tembel olabilir? Ben tembelliği, yanında birkaç özellikle paket veriyorlar sanıyordum. Ne bileyim, bıkkınlık, üşengeçlik ve kendi halinde olmakla beraber bir dünyası vardır diye düşünürdüm. Aynı şekilde hırslı olmak da beraberinde bazı özellikleri getirmeliydi.

Hırslı oldun mu deli gibi çalışır, kan ter içinde kalırdın. Değil mi?
Sanırım değilmiş. Oğluma baktıkça, bir insanın hem hırslı hem de tembel olabileceğini gördüm. Tabii bunu müthiş bir denge ile beceriyor. En iyi açıklamayı basketbol antrenmanlarındaki halini tarif ederek yapabileceğim sanırım.
Basketbol takımındaki 15 kişinin en uzunu Sinan. Biri daha var ona yakın ama irice bir çocuk. Dolayısıyla bizimkinden yavaş. Benim uyanık oğlum
illa ki kazanacak, illa ki en çok basketi atacak. İlla ki turu birinci bitirecek. Kaybedince ya da beceremeyince gerçekten sinirleniyor, bozuluyor. Hatta müdafaada topunu başarıyla engelleyen çocuğa sataşmaya kadar işi vardırabiliyor.
A be oğlum, o zaman neden koşmazsın şu topla hızlı hızlı? Neden elinde top, piknikte gibi sallana sallana gidersin karşı potaya? Niçin bir çekirge misali fırlamak varken Shaquille O’Neal edasında takılırsın sahada? Hoş, şimdi daha popüler basketçiler var çocukların bayıldığı. Yoksa onu örnek  alıyor sanırdım ama değil. Yapısal olarak öyle.
E böyleysen de geride kalırsan sinirlenme! Ama yok kardeşim; hem misafir gibi takılacak hem de birinci olacak! İnanın aynı sıkıntıyı okulda ve derslerde de yaşıyorum. Spora özel bir durum değil bu.
Bir yeni trendimiz de nedir dersiniz? Yugioh oyun kartları. O Yugioh bir insan adı mı, bir terim mi bilmiyorum. Onu sevmeli miyim, nefret mi etmeliyim, hiç bilmiyorum.

Yazının Devamını Oku

Çocuk yetiştirirken yabancıların etkisi

7 Mart 2009
Çocuk yetiş-tirirken en büyük sıkıntıyı ne zaman yaşıyoruz acaba? Allah korusun, hasta-lıklardan, kötü kazalardan bahsetmiyorum. Onları konu dışı tutup, normal bir hayat akışını gözümün önüne getiriyorum. Büyük sıkıntı da demeyelim ama ben, aynı kafada olmadığım insanlarla epey sorun yaşadığımı fark ettim. Tamam, çocuk yetiştirmenin tek bir doğru yolu yok. Hepimiz deneyimlerimizi paylaşarak, önerileri dinleyerek, uyarıları göze alarak, e biraz da okuyarak kendi doğru yolumuzu bulmaya çalışıyoruz. Sık sık da değişiyor doğru olduğunu düşündüğümüz şeyler. Bir zamanlar “Akşam yemeğinde fasulye yemek ister misin?” diye sormayı en ideal yol sanırken, “Akşam yemeğinde pilavın yanında fasulye de var” demenin daha doğru olacağını öğrendim örneğin. Ya da “Televizyonu kapatıp değişik bir şeyler yapalım mı?” yerine, “Televizyonda hep aynı şeyler var. Hadi gidip lego oynayalım!” diyorum artık.
Ama bir de sizinle tamamen farklı düşünen, çocuk yetiştirmek konusunda tamamen farklı yöntemleri olan insanlar var. Bizim dışımızda pek çok insanın çocuklarımız üzerinde etkisi oluyor. Arkadaşlarının yanı sıra arkadaşlarının aileleri, hatta sık sık alışverişe gittiğimiz marketteki insanlar bile çocuklarımızı etkileyebiliyor. Herkese, her söylenene, her duruma hakim olmamız mümkün değil ama, inandığım bir şey var ki, özellikle yakın çevremizde, kafa yapısı farklı olan insanları bulundurmamakta fayda var (Gerçi bazen en büyük farklılık eşlerden çıkıyor ya! Ama onları idare edebiliyoruz). Farklılıklar yüzünden çocukların kafası karışıyor arada, kimi dinleyeceklerine dair. Mesela tam fasulyeyi de yeme kıvamına gelmek üzereyken, baba devreye girip ettiği tek bir lafla fasulyeyi çocuğun dünyasından o gecelik uzaklaştırabiliyor: “Boş ver canım, iyi yedi zaten, fasulyeyi de yemeyiversin!”
Doğrusunu isterseniz, bazı kişilerle görüşüp görüşmeme kararı alırken hayata bakış açısına dikkat etmeye başladım. Bana bir zararı ya da etkisi olmasa bile, çocuğuma etkisi olabilecekse uzak durmakta fayda var.
Yazının Devamını Oku

Çocuklarımızın pürüzsüz ciltleri

28 Şubat 2009
“Bana olmaz” dediğim şeylerden biri oldu ve cildimde sinirsel kaynaklı bir şeyler belirdi. Saçımda, burnumda kızarıklıklar var. Ne yapayım ne edeyim derken kendimi farklı bir yerde, doğal bir tedavi içinde buldum. Bu kısmı benim uzmanlık alanımın sınırlarını geçiyor. Ama ne ilgilendiriyor? Ergenlik ve hatta öncesinde çocuklarda görülen cilt problemleri için yapılan doğal tedaviler.
Sekiz yaşındaki oğlum Sinan’ın yüzünde birkaç kere kocaman bir sivilce çıktığını, yazın terden küçük küçük kabarcıklarla dolduğunu ve bundan onun bile rahatsız olduğunu size söyleyebilirim.
Gittiğim cilt terapisti İnci Soydan, 10 yaşındaki çocuklarda bile cilt sorunları görüldüğünden bahsetti. Başta çok vahim olmasa da müdahale edilmezse çok büyük aknelere dönüşen sorunlar, o yaşlardaki çocuklarda bile olabiliyormuş. Ve bundan psikolojik durumları da çok etkileniyormuş. Gençler, sivilceli olunca, kendine güvenini yitiriyor, herkesin ona baktığını düşünüyor, arkadaşları arasında küçük düşürülebiliyor çünkü.
İnci Hanım bana şöyle özetledi bu çocukların durumunu: “Aileler, özellikle erkek çocukların cildi için bir uzmana gitmekten veya cilt bakımı yaptırmaktan hoşlanmıyor. Bunu kız işi görüyorlar. Ama erkek çocuklarda sivilcelerin iyileşme süreci kız çocuklarınkinden daha uzun ve zor. Bunun bir sağlık sorunu olduğu çocuğa güzelce anlatılmalı. Ergenlik sivilceleri gençlerin hayatla yaşadıkları ilk sorunlardan ve bunu dünyanın en önemli sorunu sanıyorlar. Kendilerince kurtulmanın yollarını arıyorlar, tedavi sürecinde sabırsız oluyorlar. Aileler çocuğun cildi konusunda bilinçlenmesi ve temizlik alışkanlıklarını kazanması için yardımcı olmalı. Bana tedaviye gelen gençler 10-18 yaş arasında. Bilinçlendikleri zaman, öğrendiklerini arkadaşlarıyla da paylaşıyorlar.”
Kendisinden çocuklarınıza uygulayabileceğiniz bazı küçük
tarifler de aldım. İşte birkaç temizlik
ve maske tarifi:
· Bir tutam papatya, ıhlamur ve mersin yaprağını 1 bardak su ve 1 yemek kaşığı elma sirkesi ile kaynatıp, süzdürün. Bu bitki suyunu dolapta muhafaza ederek, her akşam tonik olarak kullanın.
· 3-4 tane at kestanesini ikiye bölüp kaynatın, suyu tonik olarak kullanılır. Pişirilmiş iç kısmı iyice ezin, 5 damla limon yağı ve bir tatlı kaşığı yoğurt ekleyip iyice karıştırın. Göz çevresi
hariç tüm yüze maske olarak sürüp, 15 dakika bekletin. Sonra bir pamuk yardımıyla silin.
· Bir tatlı kaşığı toz kili, yarım çay kaşığı karbonatı, 1 tatlı kaşığı yoğurdu ve 5 damla lavanta yağını karıştırın. Göz çevresi hariç tüm yüze maske olarak sürüp, 15 dakika bekletin. Sonra bir pamuk yardımıyla silin.
www.incisoydan.com.tr
Yazının Devamını Oku

Neden güzel yemek yapmak zorundayız?

21 Şubat 2009
Evde televizyon izlerken reklamlara çok fazla dikkat etmiyorum. Ama sinemada oturduğunuz zaman, ister istemez baştan sona hepsini izliyorsunuz. Hep bildiğim bir reklamı sinemada görünce aslında bana ne kadar itici geldiğini fark ettim. Ofiste çalışan bir grup adama “Anneniz ofise gelmesin, çorbası gelsin” esprisi yapılıyordu. Daha önce de böyle benzer reklamlar vardı. “Annenin kurabiyesinin üstüne yok” gibi...
Yahu neden biz anneler güzel yemek yapmak zorundayız?
Neden özellikle erkek çocuklara, büyüyüp de bir kadın beğenecekleri zaman, ondan anaları gibi yemek yapmasını beklemelerini öğretiriz? Zaten
reklamlardaki bu anneler de hep yaşlı görüntüye sahip olurlar. Oysa reklamlardaki adamların yaşı 25 civarı. 25 yaşında doğursa 50 olacak kadın. Ellisinde bir kadının da artık anneanne gibi görüntülenmesini doğru bulmuyorum. Tamam, hedef Madonna da değil ama artık bir ara yol bulsak.
Lütfen artık annelerin üzerinden iyi yemek yapma baskısını kaldıralım. Lütfen her oğlan çocuğu en iyi yemeği anasının yaptığını sanmasın. Aksi takdirde, böyle devam edersek, yemek yaptığını sanan yüzlerce “Yemekteyiz” programı yarışmacısı üretmeye devam edeceğiz, ki buna ben dayanamam!
Herhalde siz de dayanamazsınız.

Bir yarışma: Hamurdan hayaller

Bu yıl sekizincisi yapılacak Play-Doh Hamurdan Hayaller Yarışması elemeleri başladı. Annelerin
en sevdiği oyuncaklardan biri olan hamurla
çocukların yapabileceklerini inanın hayal bile edemiyorsunuz. O yüzden de ben, azimle onların jürisinde oluyorum. 3-6 yaş arasındaki çocukların katılabildiği yarışma için www.hamurdanhayaller.com sitesine üye olup, yaptıkları şekillerin fotoğraflarını siteye yükleyebilir ya da info@hasbro.com.tr
adresine e-postayla gönderebilirsiniz. Unutmayın,
son katılım tarihi 31 Mart.

Bir destek: Yaşama umudu

Prima ve Kiler’in 2007’den bu yana Türkiye çapında gerçekleştirdiği Umuda Destek Kampanyası bu yıl da devam ediyor. Bu yıl Tunceli, Bingöl, Ardahan, Artvin, Gümüşhane ve Bayburt’taki hastanelerin bebek bakım ünitelerindeki ihtiyaçların karşılanması planlanıyor. Buna göre, 21 Şubat -18 Nisan 2009 tarihleri arasında Kiler’den Prima ve P&G kampanya ürünlerini alanlar, projeye destek olmuş oluyor.
Türkiye’de hâlâ bebek ve anne ölüm oranı istenilen düzeye düşmüş değil. Her yıl doğan 1 milyon 480 bin bebeğin 48 bin 500 tanesi ilk sene hayatını kaybediyor. 700 anne de öyle. Bunların 350 tanesinin çocuğu yaşıyor ve annesiz büyümek zorunda kalıyor. Ölen annelerin yaş ortalaması ise 29.5. Düşünsenize 30 bile değil! 2005’te yapılan araştırmaya göre, en çok kaybı Doğu Karadeniz ve Kuzeydoğu Anadolu bölgelerinde yaşıyoruz. En iyi durumda olan şehir ise İstanbul, 214 bin doğumun yüzde 98’i sağlık personeli denetiminde gerçekleşiyor ve takibi yapılıyor.

Bir kampanya: Okul öncesi eğitim

Dünyada 56 ülkede kullanılan ve IBM tarafından kritik öneme sahip okul öncesi eğitiminin desteklenmesi amacıyla geliştirilen KidSmart Okul Öncesi Eğitim Programı, Türkçe’nin de aralarında bulunduğu 14 dilde sunulmuştu. Bilgi ve iletişim teknolojileri aracılığıyla, öğretimi zenginleştirmeyi ve öğrenimi geliştirmeyi hedefleyen program, ülkemizde de kullanılmaya başlandı. Ekim 2008’de işbirliği protokolünün imzalanmasıyla başlayan projenin ilk etabında, seçilen anaokullarındaki öğretmenler eğitildi, her okula 2’şer adet olmak üzere toplam 50 ünite kuruldu. Çocukların gözlemleme ve kavrama yeteneklerini geliştiren, mantıksal, mekansal ve matematiksel düşünme becerisi oluşturmalarını sağlayan üniteler, bugüne kadar 10 milyon çocuk tarafından kullanıldı.
Yazının Devamını Oku

Aşkın çocuk hali

14 Şubat 2009
Parents dergisinden arkadaşım Müge Serçek, sadece merak ettiği için çocuklar ve aşk konusunu işlemeye karar vermişti. İlk bana geldi. Ben de, benim züppenin, hiç aşık okladığını ama bütün kızların ona aşık olduğunu iddia ettiğini anlattım. Oysa iki sene önce yediği kazığı unutmuştu.
Müge başka pek çok çocukla konuştu, güzel örnekler buldu. Onların aşkla ilgili tecrübelerini aşağıda okuyacaksınız. Peki ya aşk konusunda bilenler ne diyor? Çocuklar kendi yaşıtı bir arkadaşına âşık olduklarını söylediklerinde biz anneler ne yapmalıyız?
Çocuk ve ergen psikiyatrı Prof. Dr. Emine Zinnur Kılıç anlatıyor:
Çocukluk aşkı olarak nitelenen duyguları erişkinlikteki aşk kavramı ile karıştırmamak gerekir. Çocuklukta yaşanan aşklar daha çok sevgi, yakın olma isteği, hayranlık, arkadaşlık duygularını içerir. Erişkinliktekine benzer şekilde tutku ve cinsellik içermez.
Çocuk konuyu gündeme getirmediği sürece ona aşk kavramını anlatmaya gerek yok. Yanıtlar sorulara uygun ve basit olmalı. Bazı aileler çocuklarının karşı cinsten arkadaşlarına yönelik ilgilerini çok önemseyip sanki ergenlikteki gibi bir ilişki kurmalarını beklermişçesine davranırlar. Örneğin anneler kız ve erkek çocuklarını buluşturma, onların birbirlerine yönelik ilgilerini aşırı destekleyici bir tutum içine girme gibi bir tavır sergiler. Çocukları bu şekilde hızlıca ergen rolü içine sokmak, sanki onlar minyatür erişkinlermiş ve benzer ilişkiler yaşamaları gerekirmiş gibi yaklaşmak doğru değil. Çocuğun karşı cinse yönelik ilgisini bir arkadaş sevgisi çerçevesinde tanımlamak daha uygun bir yaklaşım. Zaten genellikle 8 ? 9 yaşlarından itibaren karşı cinse yönelik bu tür ilgiler kaybolur. Toplumsallaşma sürecinin yeni bir aşamasına girerler ki, bu da araç kullanmada beceri kazanma ve ilişkilerdeki rekabet ve liderlik gibi yönlerini geliştirme sürecidir.

Karin Akdoğan (5)

İKİMİZİN ARASINDA SIR, ONA BİLE SÖYLEMEDİM

Aşık olduğum çocuğun adı Bora. İkimizin arasında sır olduğu için bunu ona bile söylemedim. Aşık olmak, çok sevmek demek. Onu görünce heyecanlanıyorum, kalbim koşmuş gibi atıyor. Birlikte oyunlar oynuyoruz, boyama yapıyoruz.

Derin Ergünt (8)

AŞK GÖNLÜNÜ KAPTIRMAK DEMEK

Adını söylemek istemiyorum ama eski okulumdan bir kıza âşık olmuştum. Kendisine de söylemedim zaten. Aşk, birine gönlünü kaptırmak demek. Ama aşık olunca kalbimin daha hızlı attığını, heyecanlandığımı filan hissetmedim. Onunla oyun oynuyorduk. Şimdi âşık olsam yine oyun oynamak, birlikte yemek yemek, sohbet etmek isterdim.

Ali Camcıgil (6)

HEYECANLANINCA ANLADIM

Galiba aşık oldum. Ama bunu ona söylemedim. Aşık olduğumu heyecanlanmamdan anladım. Onunla hep oyun oynamak isterim.

Yazının Devamını Oku