Eyüp Can

Sure savaşının galibi kim?

3 Ekim 2010
CUMA günü Ankara’da siyasetin ‘yeni diline’ şahitlik ettim. <br><br>Cumartesi İstanbul’da eskiye.

Eski ile yeni arasında gerilim bitmiş değil.
Baksanıza AK Parti ile MHP arasında şimdi de ‘sure savaşları’ başladı.
Egemen Bağış Ani harabelerinde toplu namaz kılan MHP yönetimini ‘Maun Suresi’ ile eleştirirken, MHP Grup Başkanvekili Mehmet Şandır Bağış’a ‘Maide Suresi’nin 51. ayetini okusun aynaya baksın’  sözleriyle karşılık verdi.
Sureli kavgaya geleceğim ama şunu rahatlıkla söyleyebilirim, hayata siyah beyaz bakan eski dil yerini yeni dile bırakıyor.
Ve burada en önemli iki faktör Abdullah Gül ve Kemal Kılıçdaroğlu...
* * *
Kılıçdaroğlu sadece CHP’nin değil, uzlaşmaya açık yeni söylemiyle kutuplaşan Türk siyasetinin dilini etkiledi.

Yazının Devamını Oku

Eski ile yeni arasında Ankara

2 Ekim 2010
KAÇ zamandır bekliyordum...

Türk siyasetinde tarihi konuşmayı ‘kim yapacak?’ diye. 

Millet egemenliğinden çoğulcu demokrasiye geçişin işaret fişeğini kim yakacak?

Demokrasi manifestosuna kim imza atacak diye.

Dün bu beklentiyle Ankara’nın yolunu tuttum.

Yazının Devamını Oku

İki dil bir bavul

29 Eylül 2010
Bazen bir film anlatır en çarpıcı hikâyeyi, bazen asıl çarpıcı hikâye film bittikten sonra başlar. İki yıl kadar önce Orhan Eskiköy ve Özgür Doğan çok önemli bir filme imza attı.

‘İki Dil Bir Bavul.’

Anadilde eğitim tartışması yapan herkese tavsiye ederim. 

DVD’si var mutlaka izleyin.

* * *

Daha önce Türkiye’nin doğusuna hiç gitmemiş Egeli bir öğretmen olan Emre’nin; Türkçe bilmeyen çocuklara eğitim verme çabası eminim sizi de çarpacak.

Çünkü Emre öğretmenin Şanlıurfa’da yaşadıkları modern bir Çalıkuşu  hikâyesi...

Tek farkı, her anlamda daha gerçekçi olması.../images/100/0x0/55eb1e2ef018fbb8f8ac4ce2

Sadece anlatım dili değil, hikâye de gerçek.

* * *

Tayini Şanlıurfa’nın bir köyüne çıkan Emre öğretmen, köye gittiğinde önemli bir sorunu olduğunu fark eder.

Köydeki çocukların büyük kısmı Türkçe bilmemektedir.

Kamerasını olaylara müdahale etmeden, yalnızca yaşananları kayıt etmek için kullanan bol ödüllü film; bir yandan Kürt çocuklarının hiç bilmedikleri bir dille eğitim yaparken yaşadıkları sıkıntıyı; öte yandan, bütün iyi niyetine rağmen çocukların eğitiminde başarılı olamama korkusu yaşayan öğretmenin açmazlarını anlatır...

Ve film hiçbir politik yargıya yer vermeden biter.

Tıpkı hayat gibi...

* * *

Filmin sonunda Emre öğretmen iki dil arasına sıkıştırdığı hayatını özenle ‘bavula’ koyar ve gider…

Sınıfın kendisidir bavul.

Köyün, kasabanın, bölgenin, ülkenin kendisi…

Nereye giderse gitsin ‘bavul’ da onunla birlikte gelir. /images/100/0x0/55eb1e2ef018fbb8f8ac4ce4

Hastalanır, tayin ister, okul değiştirir.

Ama her defasında kendisini bavulunun içinde bulur.

Hayatı bavul olur.

* * *

‘Üç yıl tek başımaydım. Ücretli öğretmenler geldi ama çalışmak istemediler. Okul boyanacak ben boyuyordum.
Çocukların kişisel bakımlarını bile ben yapıyordum. Saçlarını tırnaklarını kesiyordum. Tek kelime Türkçe bilmeyen onlarca çocuk... Aylarca sınıfın içinde çaresiz birbirimize baktık. ‘Elektrik yok, su yok’ dediğimde çevrem inanmıyordu. Filmi izledikten sonra anladılar. Üç sene sonunda tayin istedim. Ayrılırken çok zor oldu ama ciddi sağlık problemleri yaşadım. Sağlık Merkezine daha rahat ulaşabile-ceğim bir yerde olmak zorundaydım. Tayin istedim ama yine çok uzağa gidemedim. Siverek merkezde bir okulda göreve başladım. 50 kişilik birinci sınıfları okutuyorum. Onlar en azından kalem tutmayı biliyor, az da olsa Türkçe anlıyor... Ama sorun aynı sorun...’


Peki çözüm?

‘Üç sene boyunca bunu çok düşündüm. Bir cevap bulamadım, her defasında bavuluma sarılmak dışında...’

* * *

İki dil bir bavul.

Bir taraf ‘anadilde eğitim olursa ülke bölünür’ diyor, diğer taraf ‘asıl entegrasyon bu şekilde sağlanır...’

Çözüm galiba bavulun içine sıkışan hayatlarımızı konuşmakla başlıyor.

Çünkü çoğu zaman asıl hikâye film bittikten sonra başlıyor.
Yazının Devamını Oku

‘Hoş görmek’ ne demek Oktay Bey ‘hoş bulduk’

28 Eylül 2010
SÖZE galiba ‘hoş bulduk’ diye başlamam gerekiyor. Başyazarımız Oktay Ekşi Pazar günü ‘anadilde eğitim’ ile ilgili yazımı bir gün önceden sistemden okuyup aynı gün kendi köşesinde bana bir takım sorular sormuş...
Sorulara geleceğim ama öncesinde Oktay Bey her zaman ki nezaketiyle; ‘Bu olağandışı durum nedeniyle Eyüp Can’dan özür dilemek gerekir mi bilemiyoruz ama gerekirse lütfen hoş görsün’ demiş.
‘Hoş görmek’  ne demek çok mutlu oldum, Oktay Bey’den böylesine nazik bir davet aldığım için ‘hoş bulduk.’
Anadil öğrenimi ve anadilde eğitim Kürt meselesinin bam teli.
Bu konuyu tüm boyutlarıyla tartışmadan sağlıklı bir çözüm bulamayız.
* * *
Öncelikle şunu söyleyeyim.
Oktay Bey  “Türkçe”nin yanında “Kürtçenin seçmeli ders olarak okutulması sağlanmalı mı?” sorusunun tartışılması gereklidir’ diyerek en azından medeni bir tartışmaya kapı aralamış.
Hafta sonu bu konuda yıllardır yazan Özdemir İnce  ile e-mail ve telefon yoluyla epey konuştuk.
İnce üniter devlet yapısını aşındıracağı gerekçesiyle iki dilli eğitime karşı, ama ‘Kürtçe’nin seçmeli ders olarak okutulmasına karşı değilim’ dedi.
En azından asgari bir müşterekte buluştuk.
* * *
Zaten bütün mesele bu...
Taraflar en olmadık talepleri en olmadık zamanlarda dile getirerek çoğu zaman tartışmayı baştan bitiriyor.
Oysa asgari müştereklerde buluşabilsek çözüm yolunda birbirimizi daha iyi anlayabiliriz.
Şimdi gelelim Oktay Bey ’in ‘ABD’nin İngiltere’nin neresinde İngilizce’den başka bir ‘eğitim dili’ var’  sorusuna.
* * *
Bu soruya cevap vereceğim ama Oktay Bey ’in bir önceki cümlesi açıkçası sorduğu soruyu baştan anlamsız kılıyor.
Bakın ne diyor...
‘Eyüp Can dün çeşitli ülkelerde çocuklara “anadilde eğitim” verildiğinden söz ederken ABD’yi, Almanya’yı, Fransa’yı sayıyordu. Almanya’daki Türk çocuklarına Türkçelerini unutmasınlar diye verilen göstermelik derslerin Alman ulusal birliği yönünden bir tehdit teşkil edebileceğine ilişkin orada bir endişe var da bizim mi haberimiz yok?’
* * *
Şimdi hem Almanya’daki uygulamayı ‘göstermelik’  bulup hem de ‘orada ulusal birliği tehdit edecek bir endişe mi var’ diye soruyorsak zaten diğer örnekleri konuşmanın bir anlamı kalmaz.
Çünkü ben Oktay Bey ’e Kanada resmen iki dilli, Amerika’da anayasada resmi dil yok, Amerika’da Latin Amerikalıların yoğun yaşadığı bölgelerde iki dilli eğitim yapan (İspanyolca ve İngilizce) yüzlerce okul var desem de bir anlamı olmayacak.
Oktay Bey  tıpkı Pazar günü yazdığı gibi ‘oralarda bölünme endişesi var da bizim mi haberimiz yok’  diyecek.
Yanlış anlaşılmasın bölünme endişesini hafife alıyor değilim.
Hatta tam tersi ben anadilde öğrenim ve eğitim tartışmasının eğer sağlıklı bir çözüm bulunursa bölünmekten çok entegrasyona yol açacağına inananlardanım.
Bütün mesele sağlıklı bir tartışma zemini oluşturmak.
* * *
Hafta sonu yaptığımız sohbette ben başbakanı da tam anlayamadım.
Erdoğan  da bir taraftan Almanya’da Türk çocuklarına verilen Türkçe dersi yetersiz bulup iki dilli okullar açılmasını istiyor diğer yandan ‘Türkler Almanya’da azınlık Kürtler azınlık değil’  diyerek Kürtçe eğitim talebine karşı çıkıyor.
Yani bu mantığa göre kendi vatandaşın olan Kürtlere, Almanya’daki Türk azınlıklar için istediğin hakları bile vermeyeceksin!
Ne dersiniz Kürtlerin bazı hakları alabilmeleri için önce azınlık olmaları mı gerekiyor?
Üniter devlet yapısı bu bakış açısıyla mı korunacak?
Yazının Devamını Oku

Biri bana şu korkuyu anlatsa ya

26 Eylül 2010
GENELDE hakaret içeren okur mektuplarından şikâyet edilir. Oysa ben bugün ‘Anadilde eğitimden niye korkuyoruz’ başlıklı yazımdan dolayı e-mail kutumu nazik mektuplarıyla dolduran Hürriyet okurlarına teşekkür etmek istiyorum.
Sadece okurlara değil...
Hürriyet yazarı sevgili Özdemir İnce’ye de teşekkür etmem gerekiyor.
Çünkü Özdemir Bey de tıpkı okur mektupları gibi çok nazik bir üslupla yazımda yer alan bir yanlış anlamayı düzeltmiş.
Keşke imkân olsa birbirinden ilginç örneklerin yer aldığı mektupları yayımlayabilsem.
* * *
Mesele şu...
Başbakan Tayyip Erdoğan  önceki gün yeni anayasa müjdesi verirken “Kimse bizden resmi olarak anadilde eğitim beklemesin, Türkiye’nin resmi dili Türkçedir” dedi.
Ben de ‘Sayın Başbakan anadilde eğitimden, Kürtçenin seçmeli ders olarak okutulmasından neden korkuyorsunuz?’ dedim.
Bu soruyu dün başbakana medya mensuplarıyla yaptığı kahvaltılı basın toplantısında da sorudum. Anadilde eğitimle anadil eğitimi arasındaki farka daha net dikkat çekerek...
‘Okullarda tüm müfredatın Kürtçe olmasına ya da eğitim sisteminin çift dilli olmasına mı karşısınız yoksa Kürtçenin seçmeli dil olarak öğretilmesine mi?’
Açıkçası ben Erdoğan’ın açıklamasından ‘seçmeli dile de karşı olduğu’ sonucunu çıkarmıştım.
* * *
Yanlış bir anlamayı düzelteyim derken ben yanlış anlaşılabilecek ifadeler kullandım.
Bu yüzden uyarılar için çok teşekkür ediyorum.
Fakat gelelim Erdoğan’la sohbetimize.
* * *
Başbakan dün her türlü eleştirel soruyu alabildiğine sakin cevapladı.
Önce ‘biz iktidara manşetlerle çarpışarak geldik’ dedi ardından artık medya ile gerilim ve çarpışma yaşamak istemediği mesajını verdi.
Bir anlamda medyaya barış çubuğu uzattı.
Yeni dönemde medya ile ilişkisini ‘Biz, medyanın bizim tarafımızı tutmasını istemiyoruz, ama siyasi taraf haline gelerek birilerinin psikolojik harekâtının parçası olmasını da doğru bulmuyoruz’ şeklinde özetledi.
Belli ki bu kavgadan o da yorulmuş.
‘Biz kendimizi gözden geçiriyoruz siz de geçirin’ dedi.
* * *
Anadilde eğitim ve öğretim ayrımını Erdoğan da hatırlattı.
Fakat tahmin ettiğim gibi anadilin öğretimi bağlamında bile Kürtçe’nin seçmeli ders olarak okutulmasına kapı aralamadı.
‘Anadilde öğretimin önünü kurslarla zaten açtık. İsteyen kursa gidiyor. Üniversitelerde Kürdoloji Enstitüsü açarak bir adım daha attık. Fakat eğitimi çift dilli veya çok dilli yapmak Türkiye’nin iç barışı açısından sıkıntılı. İç barışı tehdit edecek yollara giremeyiz. Ortak dilimizi tahrip eder, bozar. Buna bu noktada sıcak bakmak mümkün değil. Kürt kökenli vatandaşlarımızın ve aydın kesimin iyi düşünmesi lazım...’
* * *
Eğitimde çift dil ya da çok dil uygulaması siyasetten önce pedagojinin konusu. Avrupa’dan Amerika’ya çok farklı uygulamalar var.
Elbette çok iyi düşünülmeli. 
Ama ben hala resmi dil Türkçe olmak kaydıyla talep edildiğinde okullarda Kürtçenin seçmeli ders olarak okutulmasından neden korkuluyor anlamış değilim.
Vazgeçtim anadilde eğitimden, anadilin öğretilmesinden neden korkuyoruz?
Madem yanlış anlamayı ortadan kaldırdık, biri bana şu seçmeli dil korkusunu da anlatsa ya...
Yazının Devamını Oku

Anadilde eğitimden niye korkuyoruz?

25 Eylül 2010
Kürt meselesinin ‘bam teli’ neresi? <br><br>Bir, silahların susması... İki, anadilde eğitim meselesi...
Aklı başında herkes “Terörün gölgesinde bu sorun çözülmez” diyor.
Fakat anadilde eğitim meselesi kafa karıştırmaya devam ediyor.
* * *
Dün AK Parti Genişletilmiş İl Başkanları Toplantısı’nda Başbakan Tayyip Erdoğan önemli bir konuşma yaptı.
Mahalle baskısından bölünmeye, korkuları dağıtan önemli açıklamalar yaptı.
Seçimlerden sonra uzlaşmaya dayalı yeni bir anayasa yapılacağı müjdesini bile verdi.
Fakat yeni anayasada anadilde eğitime kapıları baştan kapattı.
Anayasa değişikliğine ‘evet’, anadilde eğitime ‘hayır’ dedi.
“Anadilde nerede isterseniz orada kurs açabilirsiniz ama bizden resmi olarak anadilde eğitim beklemeyin. Türkiye’nin resmi dili Türkçedir. Anadilde eğitime gitmenin ülkeyi bölmeye yönelik bir girişim olduğunu söylüyoruz.”
* * *
Doğrusunu söylemek gerekirse başbakanın bu açıklamasını anlamakta güçlük çektim.
Mevcut anayasa içinde ‘olmaz’ dese anlarım.
Çünkü anayasa değişmeden Kürtçe, İngilizce ve Fransızca gibi seçmeli ders olarak bile okutulamaz.
Sebebi 42. madde: “Türkçeden başka hiçbir dil, eğitim ve öğretim kurumlarında Türk vatandaşlarına anadilleri olarak okutulamaz ve öğretilemez.”
İyi ama anayasa baştan aşağı değiştikten sonra neden olmasın?
Bu noktada yanlış anlamalar ve korkular devreye giriyor. 
* * *
Önce bir yanlış anlamayı düzeltmek gerekiyor.
Erdoğan “Kimse bizden resmi olarak anadilde eğitim beklemesin, Türkiye’nin resmi dili Türkçedir” dedi.
Anadilde eğitim talep edenler Türkiye’nin resmi dili Kürtçe olsun demiyorlar ki.
Türkçe resmi dil olarak kalmaya devam edecek.
Fakat isteyen, okulda tıpkı İngilizce ya da Fransızca gibi seçmeli ders olarak Kürtçe alabilecek.
Bölünme korkusunu bir kenara bırakabilirsek bunda ne mahzur var?
Anadilde öğrenim, BM sözleşmesinden AHİM kararlarına en doğal hak.
Kanada’dan Amerika’ya, Fransa’dan Almanya’ya çok farklı uygulamalar var.
Bütün mesele Türkiye’nin kendisine uygun bir model geliştirmesi.
Fakat daha baştan yanlış bir önermeyle kapıları kapatırsanız, konuşacak bir şey kalmaz.
* * *
Türkiye bölünme korkusuyla Kürtçe müzikten, Kürtçe yayıma yıllarca birçok şeyi yasakladı. Oysa TRT Şeş, AK Parti iktidarında açıldı.
Peki, ne oldu?
Devlet, Kürtçe televizyon kanalı kurdu diye ülke mi bölündü?
Eğer Erdoğan ‘bölünür’ diyenleri dinlese, bugün TRT Şeş de olmazdı.
Ama dinlemedi ve sonuçta korkuların değil, gerçeklerin konuşulduğu bugünün Türkiyesi’ne geldik.
Şimdi benzer bir cesaretin evrensel bir hak olan anadilde eğitim konusunda gösterilmesi gerekiyor.
Erdoğan’ın bir politikacı olarak cesaretini herkes biliyor, belli ki sorun cesaret değil.
Öyle olsa içeride onca reforma imza atmaz ve en önemlisi iki yıl önce Almanya’ya gidip Merkel’e “Anadilde eğitimden niye korkuyorsunuz?” demezdi.
“Almanya’da hem Almanca hem de Türkçe eğitim veren kuruluşlar niçin olmasın?”
Aynı soruyu ben de Erdoğan’a soruyorum.
“Sayın Başbakan, resmi dil Türkçe kalmak şartıyla, okullarda Kürtçe seçmeli ders olarak neden okutulmasın? Anadilde eğitimden niye korkuyoruz?”
Yazının Devamını Oku

Aşağılık kompleksi ile üstünlük kompleksi arasında

24 Eylül 2010
DEVEYİ pire pireyi deve yapmak konusunda üstümüze yok.

Çünkü biz Türkler uzun bir zamandır derin bir ‘aşağılık kompleksi’ ile şişirilmiş bir ‘üstünlük kompleksi’ arasında salınıp duruyoruz.

Ortası yok.

İlla uçlarda dolaşacağız...

Anlamak yerine ya bir birimizi ya da başkalarını suçlayacağız.

Yazının Devamını Oku

Asimilasyonla cehalet arasında Kürtler

21 Eylül 2010
BEŞ yıl kadar önceydi.<br><br>Gündemde ne “Kürt açılımı” var, ne de “açılım” umudu. Ortam gergin, tıpkı bugünler gibi.

Bir yanda şehit cenazeleri, diğer yanda Kuzey Irak’a müdahale çağrıları...

Bir grup aydın İstanbul’da toplanmış enine boyuna “Kürt sorunu nasıl çözülür?”ü tartışıyor.

* * *

Böyle zamanlarda konjonktürün esiri olmadan konuşmak zordur.

Bazı katılımcılar “Kürt sorunu” tanımlamasına itiraz ediyor.

“Ne demek ‘Kürt sorunu’ sanki bu sorun Kürtlerin sorunuymuş ya da tek başına Kürtler tarafından çıkarılmış gibi!”

Anlaşılır bir itiraz...

Ne de olsa bir sorunu isimlendirmek çözüm ya da çözümsüzlüğün yarısı demek.

* * *

Ayrıca bu tanımlamaya bambaşka sebeplerle resmi ağızlar da karşı.

Onların derdi “sorun” kısmıyla değil “Kürt” kelimesiyle.

Uzun yıllar resmi söylem bu sorunun ne etnik ne de siyasi boyutunu kabul etti.

Hâlâ da edilebilmiş değil.

Hatırlayın Başbakan “Kürt açılımı” diye çıktı yola, tepkiler karşısında önce ‘demokratik açılım’ sonra da ‘milli birlik ve kardeşlik projesi”ne döndü.

Anlayacağınız dil sorunu hâlâ çözülebilmiş değil.

Çünkü hâlâ bu meseleyi feodal yapı, geri kalmışlık ve teröre indirgeyenler var.

Elbette bir yanı bölgenin sosyal dokusu, ekonomi ve güvenlikle ilgili.

Fakat bunlarla sınırlı değil.

Sorununun özü “kimlik” meselesi.

* * *

Kürt kimliğinin kültürel boyutuna itiraz eden yok.

Hatırlayın İlker Başbuğ bile Harp Akademileri’nde yaptığı konuşmada bireysel ve kültürel anlamda kimlik taleplerinin karşılanması gerektiğini söylemişti.

“Yeter ki bireysel ve kültürel boyutta kalsın, grup talebine dönüşmesin...”

Akıntıya kürek çekmek gibi ama bu da bir aşama.

Kürt dilinin, Kürt kimliğinin, hatta Kürt müziğinin yasak olduğu günlerden geldik buraya.

* * *

Fakat memleketin batı yakasında yetersiz de olsa yol alınırken, geçmişin asimilasyon politikaları diğer yakada başka uçların yeşermesine sebep oldu.

Bunun en çarpıcı örneğini o gün o toplantıda yaşadım.

Bir ara söz “Kardelenler” ve “Baba beni okula gönder” kampanyasına geldi.

Hiç unutmuyorum Kürt bir katılımcı; “Bu bir asimilasyon ve Türkleştirme projesidir” dedi.

Konuşan kendi ilinin ilk ve tek kadın avukatıydı.

* * *

Amacı, “kız çocuklarının okula gitmesi” olan özel sektör destekli bir kampanyayı hele de o bölgeden çıkan bir kadın olarak “devletin Kürt kızlarını devşirme projesi” olarak nitelemesi birçoğumuzu şaşırttı.

Öyle ki bir ara “Kızım olsa bu kampanyalar sayesinde okuma imkânına kavuşmasındansa hiç okumamasını tercih ederdim” dedi.

“Asimile edilmiş eğitimli bir Kürt kızı olacağına asimile olmamış eğitimsiz bir Kürt kızı olsun daha iyi!”

“Sözün bittiği yer” diyeceğim ama hayır bitmiyor bence tam da buradan başlayarak tartışmamız gerekiyor.

Çünkü ‘haklı ve makul talepler’ karşılandıkça ‘makul olmayan haksız talepler’ kabak gibi açığa çıkıyor.

* * *

Kürt Dili ve Eğitim Hareketi (TZP) platformunun anadilde eğitim talebiyle başlattığı ‘okulları boykot’ çağrısına dün Güneydoğu’da çok farklı tepkiler vardı.

BDP’nin de desteklediği boykot Hakkari ve Şırnak’ta etkili olurken Diyarbakır dâhil hiçbir kentte karşılık bulamadı.

Peki neden?

Bölge halkı çocuklarının anadilde eğitim alabilmesini istemiyor mu, elbette istiyor.

Ama PKK, BDP ya da TZP’nin her defasında çocukları cepheye sürmesi artık Kürtleri de yıldırmış durumda.

Taş atan çocuklar, mayına kurban giden çocuklar.

Referandumdan sonra şimdi de boykotçu çocuklar...

Ama bakın artık işe yaramıyor.

En makul talepler bile istismarla sonuç alamıyor.

Şiddete rağmen makul çoğunluk ülkenin hem batısı hem de doğusunda boy gösteriyor.

* * *

Milli Eğitim Bakanı Nimet Çubukçu bile talebi bastırmak yerine çocukların istismarını eleştirmiş...

“Aslında bu siyasi talep (anadilde eğitim hakkı) her zeminde dile getirilebilir, demokratik bir ülkede yasıyoruz ama bunun malzemesi olarak çocuklar kullanılmamalı. Çünkü bu çocuklar sadece anne ve babalarına ait değiller. Eğitim haklarını hiç kimse ellerinden alamaz.’

Daha ne desin...
 
Yazının Devamını Oku