Erdal İpekeşen

AVM’lere tıkıştırılmak kaderimiz olmamalı

11 Kasım 2012
Geçen hafta, Büyükşehir Belediyesi’nin şehircilik anlayışındaki yanlış kararları yüzünden Ankara’nın ruhunun kaybolmaya başladığına değinip, Başkent ile İstanbul kıyaslaması yapanların çoğaldığını aktarmıştım.

Facebook, Twitter gibi bir çok sosyal paylaşım sitesinde konuyla ilgili tartışmaların arttığını belirtirken de, Tempo Dergisi’nin Yayın Yönetmeni Ayşegül Savur’un kentin sosyal yaşamı konusundaki görüşlerine yer vermiştim. Son olarak da konu hakkında fikri olup, mail yoluyla bana ulaşmak isteyenlerin görüşlerini köşeme taşıyacağımı vurgulamıştım. İnanın yazım üzerine o kadar çok mail geldi ki, en ilginçlerini tasnif etmek için bir hayli zorlandım. Görüş ve düşünceleri önümüzdeki haftalarda sizlerle paylaşacağım.
 Ayşegül Savur’un söylemi üzerine Ankara’daki yaşamımızı düşündüm. Tamam, İstanbul gibi denizimiz, dolayısıyla doğal dekorumuz yok, üstüne üstlük bozkır da yaşıyoruz ama Ankara fiziki olarak o kadar da sıkıcı değil. Gerçi keyifle yürüyeceğimiz bir bulvar ya da caddemiz bile yok. Otobana dönmüş yollarda yürüyebilecek doğru dürüst ne bir kaldırımımız var, ne de karşıdan karşıya geçebilecek imkanımız. 

GECE NEREDEYSE HAYAT DURUYOR  

Örneğin eskiden Kızılay’da mağaza vitrinlerine bakarak yürümek, bulvar üstündeki kafe ya da pastanelerde bir şeyler atıştırmak çok keyifliydi. O dik Cinnah Caddesi yokuşunu tırmanıp, Botanik parkında soluklanmak bile güzeldi. Şimdi biraz Tunalı Hilmi Caddesi, biraz da Bahçelievler 7. Cadde, hepsi o kadar. İnatla AVM’lerin içine tıkıştırılmamız ise neredeyse kaderimiz oldu.
 Akşam karanlığı şehrin üzerine çöktüğü zamansa neredeyse hayat duruyor. Ben bu olumsuzluğun suçunu kentte yaşayanlarda değil, kentin ruhunu kaybettiren yöneticilerde buluyorum. Nasıl mı? Saat 24’den sonra toplu taşıt araçlarını çalıştırmayan, sokakları loş ışıklara mahkum eden, yaya kaldırımlarını daraltan, caddelerdeki otomobil parkını bile paralı hale getiren, aileleriyle restorana giden çocukları karakola götüren bir zihniyetten ne bekliyorsunuz ki?
 İstanbul öyle mi? Kenti yönetenlerin sağladığı hizmetlerle geç vakitlere kadar ye, iç, eğlen, gez, evine dön. Onun için çocuklu aileler, genç kız ve erkekler, yaşlılar sokaklarda yaşadığı şehre ruh veriyor.

19 YILLIK BECERİKSİZLİĞİN MAZERETİ BU OLMAMALI

Yazının Devamını Oku

Ankara görgülü, İstanbul gösteriş meraklısı

4 Kasım 2012
Yaptığı alt üst geçitleriyle övünen Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Melih Gökçek’in, cadde ve sokaklara verdiği tahribatı sıkça yazarım.

İyi hatırlıyorum, geçmişte Başbakan Erdoğan ile kol kola girip, 13 köprülü kavşak açılışı yapmış ve ballandıra ballandıra bu kavşakların Başkentin trafik çilesini uzun yıllar çözeceğini açıklamıştı. Son aylarda fark ettiniz mi bilmiyorum ama geçit yapılan arterlerde bile trafik çekilmez hal aldı. Özellikle işe gidiş ve çıkış saatlerinde araçlar milim milim ilerliyor.
 Buradan şuna gelmek istiyorum. İstediğin kadar yol genişlet, kavşak yap, köprü kur; toplu taşıma yönelmediğin sürece trafiği rahatlatamazsın. Üstelik otobana dönmüş yollarla şehrin ruhunu yok edersin. Türkiye, planlı kentleşmenin önemini anımsatmak için tüm dünya ülkeleriyle birlikte 8 Kasım’da Dünya Şehircilik Günü’nü kutlamaya hazırlanıyor. Ama Başkent bu özel güne boynu bükük giriyor. Zira Yaya Hakları’nın hiç düşünülmediği, şehir plancılığının keyfe keder düzenlendiği bir metropolde yaşıyoruz.

 OTOBANA DÖNEN CADDELERDE CAN PAZARI 

Avrupa Yaya Hakları Bildirgesi’nin ikinci maddesi ne diyor? “Yayanın; motorlu taşıt değil, insan ihtiyaçlarına göre şekillenmiş kent merkezlerinde yaşama hakkı vardır.” Ankara’da ise bırakın yaya haklarını, kent kültürünün hiçe sayıldığı uygulamalar ile neredeyse yürüyen insan yokmuş gibi davranılıyor. Karşıdan karşıya geçiş için büyük beceri gerektiren üç dört şeritli yollar, ölümlü kazalara davetiye çıkarmıyor mu? Ya şehrin göbeğinde otobana dönmüş ana cadde ve sokaklara ne demeli? Göstermelik kaldırımlar yayaların yan yana yürümesini bile imkânsız kılmıyor mu? Bazı güzergâhlarda karşıdan karşıya geçmek için yüzlerce metre yol kat etmek hepimizin ortak sorunu değil mi?
 Bu arada birçok arterde aylardır süren asfalt sökümünü ve yenisinin yapılmasını kimse anlayamıyor. Birkaç ufak yamayla kaymak gibi sürüş keyfine kavuşacak yolların sökülüp yeniden yapılması tam bir israf. Dahası asfaltlanan yolun kısa bir süre sonra tekrar kazınması insanları çileden çıkarıyor. Ya doğalgaz çalışması, ya Telekom kazısı, ya da kanalizasyon borusu döşeme derken rahat bir nefes alamıyoruz. Sözüm ona tek bir merkez olan AYKOME’den (Alt Yapı Koordinasyon Merkezi) izin alınarak yapılması ve kazı zamanının planlaması gereken bu çalışmalarda bir türlü senkron tutturulamıyor. Ya da özellikle eşzaman oluşturulmuyor! 

SENKRON TUTMADI KAZIYA PAYDOS

 Neyseki AYKOME bir kaç gün önce aldığı bir kararla kentteki kazı işlemlerini sonlandırmış. Bundan böyle acil onarım gerekmedikçe kazı yapılmayacakmış. Şimdi yarım bırakılıp, üstü bile kapanmamış çukurlara mı yanalım, yoksa yeni kazının yapılmamasına mı sevinelim bir türlü karar veremedim!

Yazının Devamını Oku

Hizmet küratörü oteller ve Ankara’daki temsilcisi Çukurhan

21 Ekim 2012
Önümüz Kurban Bayramı ve bu yılın son tatilini yaşayacağız.

Rotanızı belirlemeniz konusunda yardımı olabilir düşüncesiyle dünyadaki son tatil anlayışını yazmaya karar verdim. Tabii ülkemizdeki örneklerinden bir kısmına da değinerek... Sizlerde gözlemlemişsinizdir, dünyadaki emsalleri gibi ülkemizde de lüks tatil anlayışı değişime uğruyor. Özellikle otelcilik sektöründe tüketim toplumunun krizi, bir anlam krizine dönüşmeye başladı. Artık tüketiciler otelcilerden şunu bekliyor; “Öyle anlamlı bir iş yapın ki ödemeye değsin”
Avrupa başta olmak üzere üst üste yaşanan ekonomik krizler yeni lüks tüketicilerin alışılagelmiş ülkeler dışından geleceğini gösteriyor. Geleceğini bu ülke ve seyahatçilerine göre planlayanlar kazanacak gibi görünüyor. Tüm ekonomik çalkantılara rağmen dünyadaki lüks tüketim çılgınlığının 2012 yılında bir trilyon dolara çıkacağı düşünülüyor. Peki, bu bir trilyon dolarlık pastadan pay almak için lüks segmentinde yer aldığına inanan oteller ne yapacak? Daha doğru bir ifadeyle ne yapması gerekiyor?

OTELİN BİR HİKAYESİ OLSUN

İlk başta dev tesisler değil, butik özelliğine hakim lüks yapılar tercih nedeni olmaya başladı. Artık müşteriler konaklayacağı otelin bir hikayesi olsun istiyor. Örneğin konakladığı binanın ya tarihi bir dokusu olsun, ya da sanatla bir şekilde iç içe yaşasın istiyor. Ayrıca bu istek, konumlandığı bölgenin otantik havasını içinde hissettirsin, ya da ünlü bir mimarın elinden özgün bir yapıt olarak çıksın beklentisine de dönüşebiliyor.
Tüm bunların yanı sıra yeni tüketiciler bir vazgeçilmez olarak ’yeşil’e dayalı otelleri tercih ediyor. Tesislerin doğaya saygı, geri dönüşüm, karbon salınımı gibi detayları gözden kaçırmamaları da önemli. Konuklar seyahat ettikleri ülke ve şehirlerin lokal özelliklerini öğrenerek de dönmek istiyorlar. Bu bağlamda artık her otelde alışılagelmiş İtalyan, Çin ve Japon mutfakları dışında o bölgenin tatlarını göremeye başlayacağız gibi görünüyor. Misafirlerin planları arasında yine seyahat ettikleri bölgenin tarihini öğrenmek, varsa tarihi yerleri ziyaret etmek de önemli. Sonuç olarak “anlam” yaratan seyahatler aranılır olmaya başladı. Yani konuklar anlam yaratmak için bilgiyi görgüyü arttıran deneyimlere para ödeyecekler.

HİZMET KURATÖRLÜĞÜ FARK YARATIYOR

Peki, otellerde aranan başka özellikler neler? Tesisler online teknolojinin tüm gereklerini otellerinde kullanmak zorundalar. Yine online pazarlama teknik ve kanallarını sürekli güncel tutmalılar. İsteğe göre hazırlanmış özel seyahat deneyimi sunmak zorundalar. Yani bir nevi hizmet “kuratörlüğü” yapılmış sunumlar diğerlerine fark yaratacak. Lüks’ün karşılığı altın varaklı evyeler değil, rahat, anlam taşıyan ve hatırlanan deneyimlerden oluşacak.

Yazının Devamını Oku

AVANT-GARDE MUTFAĞIN TEMSİLCİLERİNİN YARATTIĞI LEZZET İKLİMİ

14 Ekim 2012
Anadolu’nun orta yerinde, binlerce yıllık tarihi mirasın kalbinde konuşlanan Ankara’nın ağırbaşlı görünümünün altında canlı kültürel hayat, otantik duraklar ve alternatif güzergâhlar yok değil.

Zaman zaman bu tip mekanlara değinip, kişisel deneyimlerim ve gastronomiye meraklı profesyonellerin senteziyle ortaya çıkan gözlemleri sizlere aktarıyorum. Hayat anlayışınızda gastronomik deneyimlerin hatırı sayılır yeri varsa, bu yazıdaki yeni mekanlar listem sizi yakından ilgilendirecektir.
 İlk durağım sosyal yaşamdaki etkinliğini her geçen gün arttırıp, pekiştiren Tepe Prime Avenu... Daha önce de yazmıştım; Başkentin sosyal yaşamına farklı bir boyut getiren Tepe Prime, “Agora” fikrinden hareketle tasarlanan bir yapı. Çeşitli damak zevklerine hitap eden kafe, restoran, eğlence mekânlarına ev sahipliği yapıyor. İçinde İstanbul’un ünlü mekanları Hayâl Kahvesi, 2’ler Et Lokantası, Burger House, Eat’n Fit, Barnies Coffee ve Gratis’in yanı sıra Ankara’nın çok tutan markaları New Castle, Ege Balık, Özler Döner ve Tunalı Vitamin Park gibi farklı zevklere hitap eden işletmeler var. Eğlence ve kültür ürünlerini tüketici ile buluşturan kitapçı, çiçekçi, kuru temizleme, kuaför ve dev bir market de var ki, insanların günlük ihtiyaçlarına cevap vermek için yeterli düzeydeler. Işıklı su gösterisi gerçekleştirilen havuzun ve büyük bir sahnenin yer aldığı dev meydanda ise zaman zaman konser, gösteri, festival gibi aktiviteler düzenleniyor.

 TREVİSO’DAN ANKARAYA UZANAN LEZZET

 İşte bu dev kompleksin iki yeni konuğu daha oldu ki, ben de onlara değineceğim. İlki Türkiye’de ikinci halkasını Tepe Prime’de açan dünyaca ünlü İtalyan pizza restoranı Piola... Stefano ve Dante Carnito kardeşler tarafından kurulan ve pek çok dünya starını tercihi olan Piola’nın, 11 farklı ülkede 37 şubesi bulunuyor. 1986’da İtalya’nın Treviso şehrinde kurulan Piola’nın ABD, Brezilya, Arjantin, Şili, Meksika, Türkiye ve Honduras gibi ülkelerde şubeleri bulunuyor. Ankara’da açılan son şubenin yemeklerine geçmeden önce dekorasyonuna değineyim ve kısaca mekanın İçerisi de dışarısı gibi şık ve hayli zevkli döşenmiş, deyip mönüsünü anlatmaya başlayayım.
 Moleküler mutfağın seçkin örneklerini denemek için gidenlerdenseniz doğru bir adres. Moleküler dedimse sakın aç kalacakmışsınız gibi bir duyguya kapılmayın… Geleneksel İtalyan mutfağının minimalist olarak yeniden yorumlandığı lokantada, yenilikçi, lezzetli ve doyurucu bir yemekle karşılaşacağınıza şüpheniz olmasın. Bu arada, yeri gelmişken, moleküler gastronomiden, daha doğrusu ne olduğundan bahsetmek istiyorum. Genel olarak yemeğin pişmesi sırasında, başından sonuna kadar her aşamada oluşan fiziksel ve kimyasal değişimlerin arkasındaki bilimsel gerçeklerin anlaşılması olarak tanımlanıyor. Yiyecek ve içeceklerin insana zevk ve keyif veren özelliklerinin bilimsel incelemesi olarak da tanımlanabilir.

 MOLEKÜLER GASTRONOMİNİN VARDIĞI NOKTA

 Bu mutfak akımına “Avant-garde” ya da “İlerici mutfak” deniyor. Aşçılar adeta laboratuarlardaki bilim adamları gibi çalışıp deneysel çalışmalar yapıyorlar. Gelelim Piola için neden böyle bir tanımda bulunduğuma. Garson (yeni adıyla servis elemanı diyorlar) yanınıza geldiği zaman, mönüdeki pizzalardan birini mutlaka sipariş edin. Zira ince hamurlu ve iyi pişmiş pizzalar, işletmenin en prestijli yemekleri. Pizzanın içindeki malzeme ne olabilir diye soracak olursanız da işletmenin sahibi Emre Canbulat’ın tavsiyelerine kulak verin. Zira kokoreçli pizzayı denetebilecek kadar çılgın, çılgın olduğu kadar da ilginç önerilerde bulunabilir. Örneğin bizlere içinde alaturka malzemeler olan pizzayı söylemese, böylesine harika bir lezzete ulaşamayacaktık. Kısacası moleküler gastronomiden örneklere denk gelmek istiyorsanız Piola’ya uğrayıp, Emre Bey’in önerilerine kulak verin. 

YENİ AKIMIN TEMSİLCİSİNE YENİ MEKAN  

Yazının Devamını Oku

Atakule yıkılırken tarihin tozlu sayfalarında kısa bir tur

7 Ekim 2012
Medyadan takip etmişsinizdir; Söğütözü’ndeki “Demir yığını” Gökçek’in bizim 74 milyon liramızı boşa harcamış olmasına karşın sökülmeye başlandı.

Yani o ucubenin sonu geldi. Paramız boşa gitti diye üzülelim mi, yoksa görüntü kirliliği son buldu diye sevinelim mi bilemiyorum ama, size yıkımı beklenen başka bir dev yatırımdan söz edeyim.
 Ankara’nın sembollerinden biri olan Atakule’de yıkım için gün sayıyor. Toplam 125 metrelik kulesi, döner restoranı, kokteyl salonu, nikah dairesi ve alışveriş merkeziyle Atakule, Ankara’nın en önemli buluşma mekanlarından biriydi. Ancak hızla artan ve yeni trendlerle bezenen alışveriş merkezi furyasında rekabete dayanamadı ve dükkânlar teker teker kapandı. Sonunda da bulunduğu bölgedeki sosyal hayatı da olumsuz etkileyerek ziyaretçilerine kapılarını kapattı.
Şimdilerde şehrimizin alışveriş merkezi serüveninin sembolü Atakule’de farklı bir hüzün yaşanıyor. Açılışının yapıldığı 1989 yılında Ankara’nın ve hatta Türkiye’nin gündem maddelerinden biri haline gelen Atakule’nin alışveriş merkezini oluşturan kısmı yenilenmek için yıkımı bekliyor.

 ÜÇ YIL SONRA KADERİ DEĞİŞECEK

Yeni projeyi üstlenen Atakule Gayrimenkul Ortaklığı AŞ ise yıkımın ardından daha modern bir alışveriş merkezi yapmak üzere kolları sıvadı. Yıkıp, yeniden yapmak için haklı nedenleri de var. AVM kısmının günümüz koşullarını karşılamaması, 5, 8, 10 metrekarelik dükkânların ihtiyaçlara cevap vermemesi, tavan yüksekliklerinin yeni AVM’lerde beş metre 20 santimin altına düşmezken, kendilerinde bu yüksekliğin ancak üç metrede kalması yeniliğe haklı sebepler sağlıyor. Yıkımın bir diğer gerekçesini de otopark oluşturuyor. Şu anki otopark 160 araçlık bir potansiyele sahip. Bu rakamın da 750 araca çıkarılması hedefleniyor. Ayrıca binada deprem yönetmeliğine uygun düzenlemeler yapılacak, yangın ve havalandırma için son teknoloji sistemler kurulacak.
Çankaya Belediyesi, projeye onay verirse yakında yıkım aşaması başlayacak. Yıkımın da tamamlanmasının ardından üç yıllık bir sürede alışveriş merkezinin yeni haliyle Ankaralıların beğenisine sunulması öngörülüyor. Atakule’de yapılacak yenilenme çalışmaları sadece alışveriş merkezinden ibaret de değil. Kule için de bir takım iyileştirmeler düşünülüyor. Kış aylarında da kuleden yararlanmak için altyapının kurulması, elektronik dürbünle bakılan yer hakkında tarihi bilgiler verilmesi ve şık restoranların kuleye taşınması düşünülen çalışmalardan sadece birkaçı. 

POPÜLER KÜLTÜRÜN ACIMASIZ ÇARKI

 Kısa adı RTGD olan Radyo Televizyon Gazetecileri Derneği’nin geleneksel ödül töreni bu yıl da siyaset, medya, sanat ve spor dünyasının önemli isimlerini bir araya getirdi. Swiss Otel’de düzenlenen ödül gecesinde 33. yılını kutlayan derneğin başkanı Metin Özkan bu kez öncekilerden farklı olarak 12 dalda mesleğin duayenlere ödül verileceğini açıkladı. “Magazinin Duayenleri” ödülüne de şahsımı, Nurcan Sabur’u ve Kenan Erçetingöz’ü layık gördüklerini söyledi. Gecede Anchormenler Mesut Mertcan, Mehmet Ali Birand, Uğur Dündar; Anchor Womenler, Aytaç Kardüz, Gülgün Feyman, Mehpare Çelik; sinema sanatçıları Türkan Şoray, Aydan Şener, Serpil Çakmaklı, Kadir İnanır, Salih Güney, Nuri Alço gibi isimlerle beraber ödül almak çok hoşuma gitti. Bu isimleri salonda görüp, sohbet ettiğim zaman geçmiş bir film şeridi gibi gözümün önünden akıp geçti.

Yazının Devamını Oku

Kentte dönüşenler, değişenler ve dövüşenler

30 Eylül 2012
Doğruya doğru, uzun zamandır yolum Mamak ilçemize düşmemişti...

MEŞHUR çöplüğünü havalimanına giderken görür, sitelere yolum düşerse de ana arterlerini göz ucuyla süzüp, geçerdim. Ta ki Mamak Belediye Başkanı Mesut Akgül ziyaretime gelene kadar. Açıkçası ziyarete geleceğini öğrenince içime bir karamsarlıkta çökmüştü. Her politikacı gibi yaptıklarını anlatıp, yapamadıklarına mazeret bulacak, siyasi mesajlar verdikten sonra da gidecek düşüncesine kapılmıştım. Sonra belirlenen saatte ziyaretime geldi. Sempatik surat ifadesi ve nezaketi elden bırakmayan sohbetiyle konuşmaya başladı. Bazen elektrikler tutar ya, sohbet uzadıkça açıklamalarını daha can kulağıyla dinlemeye başladım. Allah’ın bildiğini kuldan saklayacak değilim, bir siyasetçiden çok kırk yıllık dostla sohbet ediyor havasına büründüm. Bir yandan Mamak’ta ki gelişmeleri konuştuk, diğer yandan da hafızalarımızda yer eden ilçenin geçmişini.
 Başkanın doğup büyüdüğü Mamak’la tanışmam gazeteciliğe başladığım ilk yıllara, yani 1977’e dayanıyordu. 12 Eylül öncesiydi ve siyasi olayların tavan yaptığı bir süreçti. Bense şehir, polis, adliye haberleri derken nerede bir olay varsa fotoğraf makinemle orada biterdim. Bir gece polis telsizinden Tepecik Mahallesi’nde büyük olaylar var anonsunu duymuş ve akşam karanlığı basmak üzereyken verilen adreste soluğu almıştım. Daracık sokakların ve yüzleri bezle kapanmış grupların arasından geçip, meydana ulaşırken de taşkınlık yapan gruplardan tehdit dolu uyarılara aldırış etmemiştim. Aslında “Fotoğraf çekersen son duanı yap!” diyenlere önce aldırış etmemiş ama ulaştığım noktadaki manzara karşısında geri atmaya başlamıştım.
 

KAFAYA KURŞUN OLMADI TAŞ YEMEK FARZ


 Durum şöyleydi; Çaktırmadan fotoğraf çeksem, akşam karanlığı çöktüğü için flaş kullanmam şart ama kafama bir kurşun, olmadı taş yememde farz. O an köy meydanı gibi alanda çember oluşturmuş polisleri gördüm. Belli ki müdahale için gelmişler ama ara sokaklardaki korkutucu kitle karşısında savunmaya geçip, takviye kuvvet gelirse canımızı kurtarırız havasına girmişlerdi. Hatta yanlarına kadar sokulup küfürler yağdıran küçük çocuklara bile sempatik bir surat ifadesiyle “Ayıp yavrum, biz senin amcanızız. Hiç yakışıyor mu?” cinsinden tatlı sitemlere girmişlerdi.
 Sonuçta fotoğraf çekmeden usul usul oradan ayrılmam gerektiğini anlamıştım ki, ben de öyle yaptım. Gazeteye döndüğüm zaman ise ismi bende saklı yöneticimin yüksek tondan seslendirdiği fırçası beni beklemişti. Yöneticim: “Siz yeniler ne ödleksiniz, biz Kıbrıs harbinde tankların önünde gidip en güzel görüntüyü yakalama çabasındayken korku nedir bilmezdik” cümlesini kurmayı da ihmal etmemişti. Moral olarak daha da çökmüştüm ki bir iki gün sonra öğrendiklerim beni kendime getirdi. Meğer biz yönetici ikinci çıkarmadan, yani ortamın süt limana dönüştüğü bir süreçte Kıbrıs’a gitmiş. Demem o ki o sıralar Mamak’ta yaşananlar savaştan daha beterdi. Belediye Başkanı da dediklerimi teyit ederek, “Allah bize o günleri bir daha göstermesin” demekten kendini alamadı.

Yazının Devamını Oku

Akademisyen oldu kendisi hapse tıkıldı gazeteci oldu dergisi poşete tıkıldı

23 Eylül 2012
Hacettepe Hastanesi’nin son zamanlarını ve yeni üniversite rektörü Prof. Dr. Murat Tuncer’in icraatlarını geçen hafta köşeme taşımıştım.

Yönetim anlayışındaki değişikliklerin, ekol olmuş dev bir sağlık kurumunu nasıl yıprattığını da iki basit örnekle anlatmıştım. Meğer farkında olmadan derin bir yaraya parmak basmışım. Birçok Hacettepeli ve şifa arayan hasta sel olup telefon ve mail yoluyla bana ulaştı. Aslında ne büyük sıkıntılar varmış da haberimiz yokmuş!
 Hacettepe Hastanesi’nde görüp yaşadığım süreçten ve bu ileti trafiğinden sonra kendi çapında araştırmaya girdim. Üniversitenin internet sitesini, senato ve yönetim kurulu kararlarını inceledim. Bu kararlar içinde en çok yeni atama duyurularına rastladım. İdareciler, dekanlar, müdürler filan derken makamlar bir bir el değiştirmiş görünüyordu. Elbette ki her yönetici çalışma arkadaşlarını seçmekte özgür, hatta haklı olabilir ama tepeden tırnağa değişime rastlayınca dudaklarımdan “Eyvah” sözcüğü döküldü. Zira Hacettepe dünyaca tanınmış bir ekolse ve gelenekleri varsa böylesine büyük bir değişim felaketleri de beraberinde getirebilirdi. Zaten getirdiğini de hastanedeki hizmet anlayışının çöküşünden anladım.
 Örnek mi? Ameliyat eldiveninden şırıngaya, kullanılan ilaçtan teknolojik alete kadar her şeyin en ucuzu ve eski versiyonu alınmaya başlamıştı. Daha önceki yazımda bahsettiğim gibi tuvalet kâğıdı, havlu gibi hijyene yönelik ürünler ise kurumun kapısından içeriye sokulmuyordu. En iyisi önce bir fıkrayı nakledeyim, ondan sonra yorumlarımı sürdüreyim.

 ENİNE BOYUNA BİR UÇUŞ HİKAYESİ

Devletin sağladığı bir imkanla uçuş eğitimi almak üzere Almanya’ya giden Temel ve İdris, üç aylık süreçten sonra pilotluk sertifikalarını almışlar. İyi birer pilot olduklarına inandıklarından ve banka hesaplarında büyük mevduatları bulunduklarından olacak dönerken küçük bir pervaneli uçak da satın almışlar. O uçakla da Türkiye’ye dönmek için yola koyulmuşlar.
 Bulgaristan üzerindeyken uçağa yakıt ikmali gerekmiş. Havalimanındaki kuleyle temasa geçip, iniş izni istemişler.
 Kule: “İnin ama lütfen dikkatli inin, zira pistimiz çok kısadır” demiş.

Yazının Devamını Oku

Bozkır kaptanları ve beceriksizlikte Gökçek’le yarışan rektör

16 Eylül 2012
Ege sahillerinin muhteşem koylarını dolaş, son durak Bodrum’dan sonra Melih Gökçek’in enkaza çevirdiği Ankara’ya geri dön ve iki gün içinde 3 cenaze, bir düğün törenine katıl...

Üstelik aynı gün içinde Karşıyaka Mezarlığı’nda iki define katılıp, üstüne de mevlitlerin daimi konuğu ol... Sonucun ne olacağı malumdu ki, başıma gelmek için bir günü geçirmedi. Yüksek tansiyon ve ateşle soluğu Hacettepe Hastanesi’nde aldım. Halbuki pozitif enerjiyle dolu beynimde yazacak o kadar çok şey vardı ki! Onları önümüzdeki haftalara bırakarak başa dönelim.
 Son durak Bodrum dedim ya, özellikle Temmuz ve Ağustos aylarında Ankara sel olup bu beldeye akıyor. Kimi yazlıklarına, kimi otellere, kimi de tekneye kapağı atıp tatilin tadını çıkarıyor. Dikkat ettim, son yıllarda yat sahibi Ankaralı sayısı o kadar çok arttı ki, koylarda dolaşırken insan kendini Gençlik Parkı’nda sandal sefası yapıyor zannediyor. Meğer bozkır’ın bağrından kopup gelen Ankaralılar denizciliğe ne çok meraklıymış! Bir de içlerinden bazıları yüzme bilmediği için can simidiyle denize girmese iyi olacak ya, neyse...
 Elbette ki hiçbirinin dünya nimetlerinden faydalanmasına karşı değilim. Hatta yat gezisiyle gelen yeni diyarlara yolculuğun ufuklarını daha da açacağını düşünüyorum. Ancak aralarından bazılarının sonradan görme tavırlarla ahkam kesmesine de fena halde ifrit oluyorum.

TARLA KAPTANLARI

Aslında Ankara, en çok amatör kaptan ehliyetinin olduğu şehir... Bu birinciliğin nedeni ise 1991 yılında denizi olmayan Ankara’da amatör kaptan yetiştirmek için ODTÜ öğretim üyesi Prof. Dr. Esen Özsan’ın düğmeye basmasıydı. Bir aylık kursun sonunda temel bilgilere sahip olan, yanında uygulamalı eğitimlerini de tamamlayan kursiyerler, amatör kaptanlık sertifikasını almaya hak kazanıyordu. İşi ilginç kılan ise çiçeği burnunda kaptanların eğitimlerini Ankara’nın bozkırında almasıydı. Kışın donan Mogan Gölü’nden dolayı açık arazide öğrenimini tamamlayan kursiyerler tarlada tekne yönetmesini öğreniyorlardı.
 Bu güne kadar kaptanlık eğitimi alan en ilginç kişi ise çok sevdiğim yazar Bekir Coşkun’du. Onun tabiriyle doğduğu Urfa’dan çıkıp da engin sulara açılması bir sürü komik olayı da beraberinde getirmişti. Yıllar önce kaptan kursuna başvururken hemen bir kayık almış ve Ankara’daki evinin önüne koymuştu. Kayık denizle tanışmayı beklerken, yağmurlu bir Başkent gecesinde kapısının önüne çıkan Coşkun, yan komşusu Mehmet Yazar’ın esprili takılmasına maruz kalmıştı:
 “Elalemin teknesi suyun içinde, oysa şu hale bak su senin teknenin içinde”

Yazının Devamını Oku