Yaşam tarzımız 'F tipi' gibi...

İSTANBUL Siyami Ersek Devlet Hastanesi Kardiyoloji bölümünden ve 8 baskı yapan 'Hastalık Üreten Yaşam Tarzımız Nasıl Değişir' (Hayy Kitap) kitabının yazarı Doç. Dr. Kemal Yeşilçimen, köşemiz için "Yaşam Tarzımız Hastalık Üretiyor" başlıklı yazısının önemli bölümleri aşağıdadır:

Haberin Devamı

"Açlık ve kıtlığın hakim olduğu asırlardan sonra 20. yüzyıl, her türlü rafine gıda ve teknolojiye kolayca ulaşabileceğimiz bir refah ve konfor sağladı. Konforlu yaşamın bir parçası olarak algılanan asansör, araba ve koltuktan oluşan 'Bermuda şeytan üçgeni’nin gönüllü hücre hapsi olduğunu fark etmeden göbekli bir toplum yarattık. Dünyamız, binalar ve caddelerle işgal edildi. Temiz havamız egzoz, sigara gibi kanserojen maddelerle kirletildi. Vücudumuz boyalı sıvı ve içkilerle şişirildi. Yemek kültürümüz, hormon ve sindirim sistemini alt üst eden tıkınma kültürüne yenik düştü. Dünya savaşları sonrası sinsi ve daha ölümcül bir savaşın kurbanı olduk.

Bu düşmana karşı koymak çok zor. Bize dost gibi yaklaşıyor, hayatı kolaylaştırma, konfor ve refah gibi maskeler takarak bizim kuyumuzu kazıyor. Kullandığı silah ve yöntemler mükemmel. Bunlarla baş etmek gerçekten çok zor. Hamburgerden kolaya, sigaradan oturgan yaşantıya kadar her şey insanları gönüllü olarak teslim alıyor. Geçtiğimiz yıl dünyada 7 milyon, son 10 yılda ise 60 milyon insan sadece yüksek tansiyondan öldü. İki dünya harbinde ölenlerden daha fazlasını sadece yüksek tansiyondan kaybettik. Dünyadaki şeker hastası sayısı ise son 10 yılda 30 milyondan 230 milyona çıktı.

Haberin Devamı

YAŞAM TARZIMIZ HASTALIK ÜRETİYOR

Türk toplumu kalp damar hastalıkları, kanser ve bulaşıcı hastalıklar da milli bir felakete doğru hızla ilerliyor... Son 10 yılda kanserli hasta sayısı 6 kat arttı. Sağlıksız çevre ve yaşam tarzı nedeniyle her yıl 120 bin kişi kanser oluyor. Nefes darlığına yol açan ilerleyici akciğer hastalığı ise hızla artıyor. Şişman insan sayısı ülkemizde 10 yıl içinde iki kat artarak 11 milyon oldu. Şişmanlık, hareket azlığı ve aşırı beslenme zemininde gelişen şeker hastası sayısı, 1990 yılında 1 milyon iken, şimdi gizli şekerle birlikte 5 milyonu aştı. Toplumun %56’sının kan basıncı normalin üstündedir (2). Erişkin nüfusun 15 milyonu yüksek tansiyon hastası(3). Metabolik sendrom giderek artıyor.

Yaşam tarzını düzeltmek yerine, hastalarının teşhis ve tedavi sorunlarıyla baş edemeyen sağlık sistemimiz yorgun. Felaket büyük: Ülkemizin sadece kalp damar sağlığı alanındaki kayıpları bile, günümüzün işgallerinden, tsunamiden ve beklenen depremde tahmin edilen kayıplardan daha fazla, farkında değiliz.

Haberin Devamı

ULUSAL FELAKET

Her yüz bin erişkin erkek nüfusta koroner kalp hastalıklarından ölüm oranı, Kore ve Çin’de 50 iken Türkiye’de 650! Bizde 13 misli fazla (5). Koroner kalp hastası sayısı ise 3 milyon. Önümüzdeki 10 yıl içinde önlem alınmazsa 3 milyon insanımızın bu sinsi savaşta kırılacağı bekleniyor (6).

Sağlık Bakanlığı ile Başkent Üniversitesi işbirliğiyle yurt çapında yapılan araştırma; bir yıl içinde hayatını kaybeden 430 bin kişiden 372 bininin, yaşam tarzını değiştirmediği için öldüğünü gösterdi. Türkiye'de sağlığa dikkat edilse toplam ölümlerin %86'sı önlenebilir (7). Uyutulan toplumun zihnine şırınga edilen ise, uçurumdan atlayan 372 koyun!

Asıl soykırım bu! Asıl tartışılacak konu bu !

Çünkü bu felaket her yıl tekrarlanıyor. Tarihimizin hiçbir döneminde böyle sürekli bir felaketle karşılaşmadık. Derelere akıtılan zehirler, içme suyumuza karışan kanalizasyon suları, yemyeşil çevreye atılan, toprağa gömülen binlerce varil içindeki kimyasal atıklar, filtresiz bacalardan üstümüze çöken zehirli dumanlar, devasa gemilerle ülkemize sokulan milyonlarca ton radyasyonlu hurdalar...

Kanserojen maddeler ve kirletilen hava her çeşit kanser, kalp-damar ve akciğer hastalığına davetiye çıkarıyor. Çevre kirlenmesi, korunmasız zavallı halkımız da her çeşit kanser, hastalık ve ölümlere yol açarken, sözde uygar (!) dünyanın çöplüğü oluyoruz. Bize dayatılan kirlenmiş çevre ve yaşam tarzı hastalık saçıyor. AİDS, Hepatit B ve C, kuş gribi, kene virüsü... Sağlığa zararlı yüzlerce madde; sigara, alkol, boyalı içecekler, hamburgerler ve sağlığa zararlı bir sürü katkı maddeleri... Batı ülkelerinde yasaklanan sağlığa zararlı bir sürü kimyasallar, zirai ilaçlar, zehirli variller, radyasyonlu hurdalar... saymakla bitmez. Ölümlerden ölüm beğenin! Bir toplumu yok etmenin yeni yöntemi bu olsa gerek. Önce, hastalık üreten ortamlarda yaşamaya zorlanan ve sonra da kendini tedavi ettirmek için çırpınan zavallı bir toplumun kısa hayat hikayesi budur...

YAŞAM TARZIMIZ F TİPİ (!)

Haberin Devamı

Dış dünyadaki yaşama alanlarımız, binalar, caddeler, arabalar ve çevre kirliliği ile işgal edilmiş durumda! İçinde yaşamaya çalıştığımız küçücük evlerimiz ise eşyalarla... TV karşısında gömüldüğümüz, bize kalan tek özgürlük alanımız olan rahat koltuğumuz ise uzaktan kumandalı bin bir kanal ve reklâmla beynimizin işgal edildiği, yeniden düzenlendiği F tipi mini hapishanemiz! Küresel yaşam tarzı seçeceklerimizin listesini önceden hafıza kartımıza işliyor, biz de sözüm ona özgür seçimler yapıyoruz. Bunun neresi özgürlük?

Ne yiyeceğimizden ne giyeceğimize ve ne yapacağımıza kadar her şey, beynimize bir virüs gibi gizlice yüklenen dış programlar tarafından belirlenmiş oluyor. Yani bizler, başkalarının programladığı sanal bir hayatı yaşıyormuş gibi yapıyoruz. Aslında yaşadığımız bizim hayatımız değil, bizim kimliğimizi ve kişiliğimizi silen, ne olduğu belirsiz dış dünyanın bitmek bilmeyen istekleri...

Haberin Devamı

Gündem fındık fıstıkla işgal ediliyor. Sağlık mehdilerimiz şimdi de inciri keşfettiler. Sağlık bilinci vermek yerine sihirli (!) gıdalarla toplum büyüleniyor. Bu televole yaklaşımı yüzünden toplum felakete sürükleniyor ama göremiyoruz.

Tek seçmenli demokrasi ile cumhura baş olmak…

BİZİM demokrasimiz 'evlere şenlik' bir demokrasidir. Buna 'demokrasi oyunu' desek daha doğru bir tespitte bulunmuş oluruz. Bu oyun, dönemlerine ve aktörlerine göre bazen tek perdelik pandomi’m, bazen üç perdelik komedi şeklinde karşımıza çıkar. Çoğu zaman kendi dramlarını da içinde barındıran bir komedidir bu.

Demokrasinin klasik tanımından çok farklı bir demokrasi ile yönetiliyoruz. Adına 'çoğunluk rejimi' dediğimiz demokrasi, bizde herkesin kendi seçicisini tayin ettiği bir modele dönüşmüştür: 'Tek seçmenli demokrasi.' Bu, siyasi partilerimizden başlayıp Meclisimizin yapısına kadar uzayan bir olgunun tezahürüdür. %10'un altında veya biraz üstünde; kendi küçük kalelerinde milletin bahtına bağdaş kurmuş olan küçük tiranların demokrasisi.

Görünen garabetine rağmen buna 'temsili demokrasi' diyenler de var.

Bu günkü Meclis’in yapısına bir bakalım: 41 milyon seçmene karşın 17 milyon oyun temsilcisi girmiş Meclis’e. 24 milyon oy dışarıda kalmış. Bunun 10 milyonu sandığa gitmemiş. 14 milyonu yok sayılmış. %26 oyu alan parti, Meclisin 60’ından fazlasına sahip olmuş. %26 oyla Meclis’in %60’ından fazlasına sahip olan iktidar partisinin milletvekilleri adaylarını nasıl belirlediğini de hatırlayalım: Önce her biri, liderin kurmaylarından oluşan bir heyetin karşısında iş mülakatına alınır gibi bir mülakata tabi tutuldular. Kriterleri biat ve sadakatti. Sınavdan geçenler milletvekili oldular. Tek seçmenleri olan liderlerine biat edip sadakat gösterdiler. Öyle ki, 'sadakat'i yaşgünü armağanı olarak literature bile geçirdiler.

Şimdi bu biat ve sadakat kültüründen gelenler 'cumhur'a baş seçecekler. Kimse zihnini yormasın. Bu seçimin sonucu bellidir. Halkın büyük çoğunluğu karşıymış, laiklik elden gidermiş, Cumhuriyetimizin kazanımları kaybolurmuş. Bunu söyleyenlerin elinde oy pusulası yok ki... "Liderimiz kimi işaret ederse onu seçeriz" diyenler seçecektir yeni Cumhurbaşkanımızı.

Göstermelik anketler, nabız yoklamalar işin makyajı. Gerçek ise şudur:

Tek seçmenli demokrasi ile cumhura baş seçilecektir.

"Çok seçmenli demokrasiye ne zaman terfi edeceğiz? Milletvekilimizi, Cumhurbaşkanımızı ne zaman biz seçeceğiz?” sorularını daha bir sure zihnimizde taşıyarak...

Haberin Devamı

M. Necati GÜNGÖR- Cumhurbaşkanlığı eski Başdanışmanı

mnecatigungor@gmail.com

Nitel ve nicel

"BİR çocukta kalmayın!"

Başbakan, Kırıkkale'de konut teslim töreninde evinin anahtarını alan bir kadın arasında şu diyalog geçmiş:

Kadın: Partinizin kadın kollarında çalışıyorum. Sayenizde ev sahibi oldum. Allah sizden razı olsun.

Erdoğan: Çocuk var mı?

Kadın: Bir tane Başbakanım.

Erdoğan: Birde kalmıyorsunuz değil mi? yola devam...

Nasıl iktidara geldiklerini anladınız değil mi? Karnındaki cenini bile siyasi rant aracı olarak gören bu mantık, Türkiye'de niteli değil niceli egemen kıldı.

Çok çocuk yaptılar, adını Hüsrev, Ziyaeddin, Beşir, Abdülmecit, Abdülbaki, Zülfü, Tayyip, Abdullah, Bekriye, Beria, Hesna, Büteyra, Merve, Müyesser vb koydular.

Amaç niteli ve iktidarı yakalamaktı. Az çocuk yaptılar adını Devrim, Özgür vb koydular amaç niteli ve aydınlığı yakalamaktı.

Ama görüldü ki sandığa egemen olan karanlıkla birlikte nicel oldu ve hala tek de kalmayın diye uyarıyor. Sen ise aydınları oynuyor, onlar ise aydın havası... Sen devam et nitel ile aydınlığa oynayarak, hiç veya tek-tek karanlığa sekmeye...

Hiç aklına gelmesin Nicel ve nitel dengenin kurulabileceği….

Şevket ÇORBACIOĞLU

evesbere@mynet.com

Milliyetçi konusundaki söylemlerimiz ile icraatımız birbirini tutmuyor

ESİRKEN İngiliz askerlerinin söylediklerini izledik. Bunun bir İran propagandası olduğunu zaman zaman unuttuk. Yabancılara öfkemizdendir. Simdik "İngiliz askerleri ağı değiştirdi" deniyor. Onları döneklikle suçluyoruz.

Onun için "İngiliz bayan asker giyimde değiştirdi" diyorum. Belki bayan askerin basörtüsünden müslümanliga döndügüne inanan da olmustur. Açıkcası esir düssem ben de, benden bekleneni yaparım. Beni evimde bekleyen ailemi düşünürüm. Kendi ve asker arkadaşlarımın canları, ülkemden önce gelir.

Bugün Myers der ki: "TSK, Kuzey Irakta ABD ile karşılabilir." Eğer Mehmetçik orada 'gene' esir düşse....

Esirken söylediklerine mi yoksa hürken söylediklerine mi inanırız.

Elbet hürken söyledikleri önemlidir. Tabii kahraman gibi davranmazlarsa. Gerçi diğer bir gösterge. Büyük çoğunluğumuz söylemde Yunanistan'ı futbolda kesin yeneceğimizi söylemekteydi. Ama İddiaaa oynayanlar gösterdi ki büyük çoğunluğumuz icraatta 'Yunanistan kazanacak' diye para yatırmış. Milliyetçilik konusunda söylemlerimiz fazla milliyetçi. İcraatımızsa fazla ters yönde veya fazla yumuşak yada fazla mantıklı ve çıkarcı. Örnek: Fransa'ya 'soykırım

yüzünden' ambargoyu da üç gün de unutuverdik. Söylemlerimiz ve icraatlerimizde

büyük çelişki var. Ya söylemlerimiz icraatımıza, yada icraatımız söylemlerimize uymuyor.

Söylemde çok fazla milliyetçiyiz.

Cenk TÜZÜN

SODEV'den 'cumhurbaşkanlığı' açıklaması

SOSYAL Demokrasi Vakfı (SODEV) Başkanı Aydın Cıngı, Cumhurbaşkanı ve Cumhurbaşkanlığı seçimlerine ilişkin şu açıklamayı yaptı:

"(...)Cumhurbaşkanı, belirli bir siyasal anlayışın simgesi konumunda olup toplumun o anlayışa muhalif kesimini daha ilk günden karşısında bulacak bir kişi olmamalıdır. Gerçekten de içinde bulunulan süreçte toplumun bütününü temsil yetisine sahip bir cumhurbaşkanının varlığı yaşamsaldır.

Makamın en olası ve güçlü adayı Erdoğan ise, kuşkusuz ki, seçmen çoğunluğunun üzerinde uzlaşamayacağı ve bu anlamda çok ciddi sorunlar üretebilecek bir kimlik yapısındadır. Erdoğan’ın cumhurbaşkanlık makamına çıkmasını engellemeye yönelik bazı hukuksal itirazların öne sürüldüğü biliniyor. Bu çerçevede kamuoyunun dikkatine sunulan gerekçeler, kuşkusuz ki, anayasa hukukçularınca incelenmelidir. Öte yandan, cumhurbaşkanlığı bu yollarla engellenecek bir kişinin kamuoyuna 'mağdur' konumunda takdim edileceği ve söz konusu durum kullanılarak, o adayın -daha önce de olduğu gibi- seçmen gözünde güçlendirileceği açıktır. Bu nedenle, konuya, “Erdoğan olmasın da kim olursa olsun” anlayışının körleştirici etkisinden sıyrılarak yaklaşılmalıdır.

ERDOĞAN OLMAMALI

Sorun aslında, formel hukuk açısından değil, siyasal düzlemde ele alınmalıdır. Cumhurbaşkanı olacak kişi, öncelikle, yukarıda belirlenen nedenlerle, Erdoğan olmamalıdır. Ayrıca, 'dinci' olarak bilinen kaynaktan geliyor olmamalıdır. Bu anlayıştaki politikacıların, toplumu gittikçe daha muhafazakar ve daha 'İslamcı' bir yapıya sokma çabası içinde olacakları yolunda ipuçları vardır. Bu türden bir cumhurbaşkanının geniş kamuoyunu yakın gelecekte rahatsız edeceği ve gerilimler yaratacağı bellidir.

'KÖKTENTARAFSIZLIK'

Cumhurbaşkanlığına toplumun -uçlar dışındaki- hiçbir kesimine ters gelmeyecek, tüm toplumsal katmanların olurunu sağlayacak birisi gelmelidir. Bu kişi, solcuların, demokratların, liberallerin, ılımlı sağda konumlananların yanısıra muhafazakar ve dindar seçmenlerin de kabul edebileceği biri olmalıdır. TBMM gerekirse kendi dışından birisini de seçilebilmelidir. Varlığını, siyasal kimliğinin ötesinde bilim, sanat, vb gibi alanlarda kanıtlamış bir kişi pekala cumhurbaşkanı seçilebilir. Böyle bir tercih, TBMM içinde bu makama layık bir tek milletvekilinin dahi bulunmadığı anlamına gelmez; bu makama seçilecek kişide öncelikle “köktentarafsızlık” ve tüm toplumu kucaklayabilme yetisi arandığını gösterir.

ÖNÜMÜZDEKİ DÖNEM

Bunlar, bugünün sorunlarıdır. Ancak, önümüzdeki seçimin ötesine bakılacak olursa, 'Cumhurbaşkanlığı' konusu anayasal düzlemde yeniden ele alınmalıdır.

Mevcut cumhurbaşkanlığı, 'yetkisi çok, sorumluluğu yok' bir makamdır. Yasaları 'veto' yetkisi ile donanmış cumhurbaşkanı, ayrıca anayasal özerk kurumların, özellikle de üst yargı organlarının yapısını büyük ölçüde belirler. Bu nedenle de her iktidarın, konumunu pekiştirmek için, ele geçirmeye çabaladığı bir makamdır. Dolayısıyla, cumhurbaşkanlığına ilişkin olarak, önümüzdeki dönemde aşağıdaki iki seçenekten birine yönelinmelidir.

Cumhurbaşkanının yetki alanı daraltılıp işlevleri, gerçek parlamenter sistemlerde olduğu üzere, olabildiğince protokoler düzeye indirgenebilir; ya da yetkileri biraz daha genişletilerek “yarı başkanlık” benzeri bir sisteme geçilebilir. Ancak bu durumda cumhurbaşkanı, halk tarafından “iki turlu” bir seçimle doğrudan seçilmelidir. Esasen seçimin iki turlu olması cumhurbaşkanlığına seçilecek kişinin sonuçta seçmenlerin yarıdan fazlasının oyunu toplamış ılımlı biri olmasını güvenceye almak içindir. Nitekim bu yolla, milletvekili seçimlerinde birinci gelen bir partinin önderi olan, ama toplumun çoğunluğunca “kabul” görmediği bilinen bir adayın bu makama tırmanarak toplumun dengelerini altüst etmesi gibi bir sakınca da engellenmiş olmaktadır. Görünen odur ki, mevcut anayasanın bütünüyle gözden geçirilmesi gerekiyor.

Karadeniz Otoyolu'nu yapan Türkiye düşmanı mıydı

'YOL İstedik, Karadeniz'i Verdik' (7.4.2007) başlıklı yazınız için teşekkürler. Keşke herkes sizin kadar duyarlı olsa ve o güzelim Karadeniz sahilinin nasıl yok edildiğini anlatsa... Karadeniz sahil şeridini mahvetmek için proje yapılsaydı, ancak bu kadar başarılı olunurdu. İki yıl önce bütün Karadeniz kıyı şehirlerini gezdim. Denizle iç içe geçmiş ve yeşilin denize eteğini açarcasına yerleşmiş o güzelim şehirler, yazınızda geçtiği gibi 'Çin Seddi' ile denizden koparıldı. Bir duvar arkasına kurulmuş gecekondu kulübeler yığınına döndü şehirler... Balkondan denizi seyreden insanlar artık yatak odalarından, geçen arabalara bakıyor. Veya arabayla geçerken insanları evlerinde yemek yerken görüyorsunuz. Maalesef Türkiye'de doğal güzelliklerin/zenginliklerin değeri henüz anlaşılmamış... Merak ediyorum, bu projeyi çizen Karadeniz'e mi düşmandı? Türkiye'ye mi? Mühendisliğin teknik işlerini öğrenmiş ve sadece bununla kalmış taş kafalı bir aptal çizmiştir bu projeyi. Türkiye'deki her alanda söz sahibi insanlar gibi. Kendini yetiştirmek, sadece kitap bilgilerini kafaya doldurmakla olmuyor. Bu adam da köprü yapmasını, yol yapmasını öğrenmiş işte. Bence bu yol yıkılmalı. Sanırım Doğu Karadeniz'de bir ilçe, bir dava kazanmıştı. Ne oldu sonuç bilmiyorum.

Çok üzgünüm.

Ömer KABİL-(PhD) Nebraska Üniversitesi-LINCOLN

Biliyor musunuz?

DSP'nin 'Milli Egemenlik' mitinginin de bugün 11.00'de Sıhhiye'de yapılacağını... KEÇİÖREN Belediyesi'nin belediye ve Ankara THMK'nın işbirliğiyle hemen her biri yaşanmış bir öyküyü anlatan 'yanık asker türküleri konseri' düzenlediğini... ÖDP Bursa İl Başkanı Ferruh Yılmaz'ın, "AKP hükümeti ve belediyelerinin Bursa’yı 'fethi'nden çektiğimiz acı karşısında, Bursalılara, bir arada yaşamı savunma ve tarihimize, kentimize sahip çıkma çağrısında" bulunduğunu... CUMHURİYET tarihine 'Boğazlıyan Kaymakamı' olarak geçen Kemal Bey'in, idam edildiği yer olan Beyazıt Meydanı'nda bugün 13.00'te anılacağını...

TBMM Üstün Hizmet Ödülleri zengine

KASTAMONU İl Genel Meclisi'nce, '2007 TBMM Üstün Hizmet Ödülü'ne aday gösterildim. 50’ye yakın kitabımın yarısının Kastamonu kültür araştırması olması ve bir ilköğretim okulu değerindeki resim koleksiyonumu ilime bağışlayarak bir resim müzesi kurulmasını sağlamam dolayısıyla ödüle layık görülmüştüm.

5 Nisan 2007 tarihindeki törende görüldü ki, illerinde okul, hastane, cami, Kuran kursu yaptıran hayırsever işadamlarımız ile bazı sivil toplum kuruluşlarımız ödüllendirilmişti. Para, zenginlik her zaman olduğu gibi galip gelmişti. Ben zengin değilim. Şimdiki durumum ve eserlerimle gurur duyuyorum. Kastamonu İl Genel Meclisi'ndeki bütün parti temsilcilerinin katılımıyla aldıkları karar, benim için en büyük ödüldür. Kültürel zenginliğimi bilenler de sağ olsun, bilmeyenler de...

Nail TAN-ANKARA

Kırkı çıkmadan

KIZILAY'ın satılan mülklerine 'bereket' anlayışıyla eklenen son halka Kadıköy Maltepe Altıntepe Hastanesi oldu. Bu hastanenin arsası, Kadir Has tarafından mutlaka hastane yapılması kaydıyla Kızılay'a bağışlanmıştı. Kadir Has'ın ölmesinin üzerinden 'kırkı' çıkmadan binanın satılması feci bir durum. Devletin-halkın malını satıp nemalanılması yeni bağışcıların önünü kesecektir.Erkan AKAN

PANO

- BAŞBAKAN Yardımcısı Abdullah Gül, "Cumhurbaşkanı herkesi kucaklamalı" dedi. Ancak "Vermemiş Mabud, neylesin Mahmut" sorusunu yanıtsız bıraktı, cevap veremedi.

Nurettin KAPTAN

- AVEA ayda 1000 dakika sınırlama uygulamasını geçen aydan itibaren kaldırmış. Anlaşılan tüketicilerin tepkisi işe yaramış. Geç de olsa yanlıştan dönmeyi bilmişler. Avea'nın bir daha böyle saçmalıklar yapmaması dileğiyle...A.BABA

Yazarın Tüm Yazıları